Islık Çalan Hafıza -
Yapı Kredi Müzesi "Islık Çalan Hafıza" sergisinden Hilal Can.

Islık Çalan Hafıza

Yapı Kredi Müzesi’nde 22 Ocak – 7 Haziran tarihleri arasında görülebilecek "Islık Çalan Hafıza", müze koleksiyonunu çağdaş sanatla buluşturarak geçmişle bugünü aynı zeminde düşünmeye davet ediyor. Akram Zaatari, Hilal Can ve Michael Rakowitz’in işleri; arşiv, ışık, gölge ve kayıp kavramları etrafında koleksiyonla diyalog kurarken, sergi hafızayı sabit bir miras değil, bugünle yeniden şekillenen canlı bir alan olarak ele alıyor.

Yapı Kredi Kültür Sanat’ta açılan Islık Çalan Hafıza, müze koleksiyonunu çağdaş sanatla yan yana getirerek geçmişle bugünü aynı mekânda konuşturuyor. Sergi, arşiv, koleksiyon ve hatırlama fikrini sabit bir miras olarak değil, bugünle yeniden kurulan canlı bir alan olarak ele alıyor. Akram Zaatari, Hilal Can ve Michael Rakowitz’in işleri, Yapı Kredi Müzesi koleksiyonundan seçilen eserlerle diyalog kurarak ışık, gölge ve kayıp üzerinden çoğul bir hafıza okuması öneriyor. Gölge oyunu figürlerinden arkeolojik buluntulara uzanan bu karşılaşma, izleyiciyi vitrinlerin önünde durmaya değil, hafızanın katmanları arasında dolaşmaya davet ediyor.

Küratörlüğünü Burcu Çimen’in üstlendiği Islık Çalan Hafıza, koleksiyon fikrini merkeze alan temel bir sorudan yola çıkıyor: Koleksiyon yalnızca geçmişi koruyan bir yapı mıdır, yoksa bugünle ilişki kurabilen canlı bir alan mı? Sergi, bu soruya arşiv, tarih, gölge, ışık ve hatırlama kavramları üzerinden yanıt arıyor.

 

Serginin 21 Ocak’ta gerçekleşen basın toplantısında konuşan  Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık Genel Müdürü Tülay Güngen, çıkış noktalarını “Yapı Kredi Koleksiyonu’ndaki eserlerle çağdaş sanat eserlerinin selamlaştığı, birbirine baktığı, konuştuğu bir sergi,” ifadesiyle özetliyor. Güngen, Yapı Kredi Müzesi’nde bugüne kadar ağırlıklı olarak arkeolojik ve etnografik sergilere yer verildiğini hatırlatıyor ve bu serginin yeni bir açılım olduğunun altını çiziyor:

“Bu sefer koleksiyonumuzdaki eserlerin başka disiplinlerle konuşmasını istedik. Çağdaş sanatla müze koleksiyonunun bir araya geldiği bir alan açıyoruz. Koleksiyonumuz çok canlı; sikkeler, metal eserler, gölge oyunu koleksiyonu… Bunların her biriyle kurulabilecek sayısız üretim ihtimali var.”

Koleksiyonla Düşünmek

Küratör Burcu Çimen, Islık Çalan Hafıza’nın Yapı Kredi’nin yeni dönem sergi yaklaşımının ilk adımlarından biri olduğunu vurguluyor. Bu yeni hat, etnografya, nümizmatik ve arkeoloji sergilerinin yanı sıra güncel sanatı da müze programının ayrılmaz bir parçası olarak düşünmeyi amaçlıyor. Sergi yalnızca Yapı Kredi Müzesi Nümizmatik ve Gölge Oyunu Tiyatrosu koleksiyonundan yola çıkmakla kalmıyor; koleksiyon oluşturma bilincini, arşiv fikrini ve ülkelerin hafızayla kurduğu ilişkiyi de sorgulayan bir çerçeve öneriyor.

Bu bağlamda Akram Zaatari, Hilal Can ve Michael Rakowitz, hem koleksiyon fikrine temas eden hem de Yapı Kredi Müzesi koleksiyonuyla doğrudan ya da dolaylı ilişkiler kuran işleriyle sergide bir araya geliyor. Serginin anlatısı, geçmişi sabit bir referans noktası olarak ele almak yerine, bugünün perspektifinden yeniden okunan bir hafıza alanı kuruyor.

Hilal Can’ın sergideki yerleştirmesi bu yaklaşımın en görünür örneklerinden. Aynı zamanda serginin ilk durağı… İzleyiciyi doğrudan ışık ve gölge ilişkisiyle karşılıyor Hilal Can’ın üretimleri. Sanatçı, Yapı Kredi Müzesi’nin Ragıp Tuğtekin Gölge Oyunu Koleksiyonu’yla doğrudan ilişki kurarak, Karagöz-Hacivat geleneğinden beslenen “Hilal-i Can ve Yaşuk Göz” adlı yerleştirmesini üretiyor. Can’ın pratiğinde resim temel bir ifade alanı olsa da, gölge ve ışıkla kurduğu ilişki, performatif ve mekânsal bir anlatıya doğru genişliyor. Sergiye davet edildiğinde özellikle gölge oyunu koleksiyonundan etkilenmesi, serginin hikâye anlatımıyla, arşiv ve tarih arasındaki bağını da güçlendiriyor.

Gölgeyle Kurulan Yeni Bir Anlatı

Gölge oyunu, geçmişten bugüne aktarılan anlatı geleneğiyle sergide merkezi bir rol üstleniyor. Ragıp Tuğtekin’in 1930’larda ürettiği figürler, Hilal Can’ın bugünün perspektifiyle yarattığı karakterlerle yan yana geliyor. Bu aynı zamanda klasik Karagöz ve Hacivat figürlerinin temsil ettiği bir karşıtlık anlamına da geliyor.

Burcu Çimen, bu ilişkiyi şöyle anlatıyor:

“Karagöz ve Hacivat biliyorsunuz iki karşıt figürdür. Biri halkı, diğeri entelektüel kesimi temsil eder. Hilal Can burada bu ikiliğe karşılık gelen yeni bir ikilik kuruyor: Hilal-i Can ve Yaşuk Göz. Maddi olanla ruhani olan arasındaki gerilim üzerinden ilerleyen bir anlatı bu.”

Sanatçı ise bu ikiliği  “Hilal-i Can madde hâli. Dünyaya, bugüne ait, yüküyle yaşayan bir karakter. Yaşuk ise eski Türkçede ‘ışık’ demek. Gölgeden saçları var, kalbi yaralı ama içinden ışık çıkıyor. İkisi birbirini tamamlayan bir sezgi gibi,” cümleleriyle tarif ediyor.

Sergi mekânında Karagöz-Hacivat figürleriyle Can’ın ürettiği on iki yeni karakter, bilinçli olarak iç içe geçen bir yerleşimle sunuluyor. Hangisinin eski, hangisinin yeni olduğu ilk bakışta ayırt edilemiyor. Bu belirsizlik, serginin temel sorusunu mekâna taşıyor: Geçmiş ve bugün yan yana geldiğinde bir hiyerarşi mi kurulur, yoksa birbirini dönüştüren bir ilişki mi ortaya çıkar? Bu yerleştirme, baskılayan değil, karşılıklı olarak yükselten bir birliktelik öneriyor.

Hilal Can, ışık ve gölge oyununu yalnızca figürlerle sınırlı tutmuyor. Tepegöz performanslarından aşina olunan sahneleme dili, sergi mekânında genişletilerek izleyicinin bedensel olarak da deneyimleyebileceği bir atmosfere dönüşüyor. Üretilen karakterler, İstiklal Caddesi’yle görsel ve düşünsel bir bağ kurarak sergi alanının sınırlarını dışarı doğru genişletiyor.

Yeraltı ve Yerüstü Arasında

Serginin bir diğer güçlü bölümü, Akram Zaatari’nin yerleştirmelerine ayrılmış. Lübnanlı sanatçı, Türkiye’de izleyicinin yakından tanıdığı bir isim; daha önce SALT’taki sergisi ve İstanbul Bienali’ndeki işleriyle hafızalara kazınmıştı.

Zaatari’nin sergideki işleri, Osman Hamdi Bey’in 1887’de Sayda’da yürüttüğü “Sidon Kral Nekropolü” kazılarına uzanıyor. Bu kazılar yalnızca arkeolojik bir keşif değil, aynı zamanda İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin ve Türkiye’deki koleksiyon fikrinin de temellerinden biri olarak okunuyor.

Fotoğraflar, videolar ve yerleştirmeler aracılığıyla Zaatari, arkeolojinin çelişkili doğasını sergide görünür kılıyor: Yer altından bir şeyi çıkarırken yer üstünde nelerden vazgeçiyoruz? “Üstte ve Altta” adlı yerleştirme, bu soruyu mekânsal bir dile dönüştürüyor. Bir lahdi ortaya çıkarmak, kimi zaman bir ağacı, bir yapıyı ya da bir yaşam alanını feda etmek anlamına geliyor.

Sanatçının sergide yer alan videolarında, Osman Hamdi Bey’in Sayda kazıları sırasında tuttuğu notlar ve dönemin arşiv belgeleri yeniden dolaşıma giriyor. Serginin bir diğer önemli boyutu ise bu araştırma hattının kapsamlı bir yayınla desteklenmesi.

Mart ayında yayımlanacak sergi kataloğunda Seçil Epik, Edhem Eldem ve Vid Simoniti, sergide yer alan sanatçıların pratikleri üzerine kaleme aldıkları metinler yer alacak. Yayında ayrıca Osman Hamdi Bey’in 1892 yılında Théodore Reinach ile birlikte kaleme aldığı, Sayda kazılarına ilişkin rapor niteliğindeki anıları ilk kez Türkçe çevirisiyle okurla buluşacak.

Yer Altının Karanlığı, Yer Üstünün Işığı

Akram Zaatari, sergi kapsamında yaptığı konuşmada, Hilal Can’ın işlerindeki ışık ve gölge vurgusunun kendisi için güçlü bir çağrışım yarattığını söylüyor. Ona göre bu mesele yalnızca estetik bir tercih değil; müzelerin, arkeolojik buluntuların ve tarih anlatılarının nasıl kurulduğuna dair temel bir soruya işaret ediyor. Bugün müzelerde eserleri güçlü, yönlendirilmiş ışıklar altında görmeye alışkınız. Işık, nesneyi öne çıkaran, onu görünür kılan başlıca araçlardan biri. Ancak Zaatari, bu alışkanlığın ardında unutulan bir tarih olduğunu hatırlatıyor.

Sanatçı konuşmasında elektriğin, insanlık tarihinde görece olarak çok yeni bir olgu olduğuna dikkat çekiyor. On dokuzuncu yüzyılın büyük bölümünde—özellikle arkeolojik kazılarda ve müze mekânlarında—gün ışığına ve gaz lambalarına mahkûm bir çalışma düzeni söz konusu olduğunu belirtiyor. Zaatari, arkeologların günlüklerine ve anlatılarına bakıldığında bu koşulların ne denli zorlayıcı olduğunun açıkça görüldüğünü vurguluyor. Yeraltında, bazen on iki metre derinlikte, oksijenin giderek azaldığı alanlarda çalışmak; gaz lambasının her an sönme ihtimaliyle kazı yapmak; tepeden damlayan suyla, dar alanlarda nefes almaya çalışmak… Bütün bunlar, arkeolojinin romantize edilen yüzünün ardındaki fiziksel ve zihinsel yükü görünür kılıyor.

Bu nedenle sergide tekrar tekrar karşımıza çıkan yer altının karanlığı ile yer üstünün ışığı arasındaki ilişki, Zaatari için yalnızca metaforik bir karşıtlık değil. Aydınlık ile karanlık, görünür olan ile gizli kalan, ortaya çıkarılan ile geride bırakılan arasındaki bu gerilim, hem arkeolojik pratiğin hem de müze anlatısının temel dinamiklerinden biri olarak sergi boyunca iz sürüyor. Işık, yalnızca gösteren değil; aynı zamanda seçen, ayıklayan ve bazen de unutturan bir araç hâline geliyor.

Fotoğrafla Düşünmek

Zaatari’nin bu tarihsel ve kavramsal meselelerle kurduğu ilişkinin merkezinde ise fotoğraf yer alıyor. Sanatçı, geçmişe ait olaylar, kazılar ya da tarihsel bağlamlarla çalışırken ilk refleksinin her zaman aynı olduğunu söylüyor: Bir fotoğraf var mı? Bu an kaydedilmiş mi? Bunun nedeni yalnızca fotoğrafın belgeleyici gücü değil; aynı zamanda dolaşıma girme kapasitesi.

Fotoğraf, Zaatari’ye göre tek başına çekildiği anda tamamlanan bir şey değil. Asıl anlamı, farklı coğrafyalara, farklı bağlamlara taşındığında, yeniden okunduğunda kazanıyor. Bir görüntünün nasıl yayıldığı, kimler tarafından görüldüğü ve hangi anlatının parçası hâline geldiği, en az görüntünün kendisi kadar belirleyici. Sanatçının fotoğrafla kurduğu bu ilişki, sergideki yerleştirmelerde ve videolarda da hissediliyor: Görüntüler yalnızca geçmişe bakmıyor, aynı zamanda bugünle kurdukları bağ üzerinden yeni sorular üretiyor.

Bu yaklaşım, Islık Çalan Hafıza’nın genel anlatısıyla da örtüşüyor. Sergi, tarihi sabit bir veri olarak sunmak yerine, ışık, gölge ve görüntü üzerinden sürekli yeniden kurulan bir hafıza alanı olarak ele alıyor. Zaatari, sergide ışık meselesine özellikle dikkat çekiyor:

“Müzelerde hep güçlü bir ışıkla eserleri görmeye alışığız. Ama elektriğin insanlık tarihine çok geç girdiğini unutuyoruz. Arkeologlar yıllarca gaz lambalarıyla, gün ışığıyla çalıştı. Yer altının karanlığıyla yer üstünün ışığı arasındaki ilişki, bu serginin temel temalarından biri.”

Michael Rakowitz: Kaybolan nesnelerin izinde

Serginin üçüncü ayağında Michael Rakowitz, kaybolmuş, yağmalanmış ya da yok edilmiş kültürel mirasın izini süren işleriyle yer alıyor. Rakowitz’in pratiği, müze koleksiyonlarının görünmeyen boşluklarına, eksik parçalara ve hafızadaki yarıklara odaklanıyor.

Yapı Kredi Koleksiyonu’ndaki arkeolojik ve numizmatik eserlerle yan yana gelen bu işler, izleyiciyi şu soruyla baş başa bırakıyor: Bir eser yok olduğunda, hafıza gerçekten kaybolur mu? Rakowitz, replika, yeniden üretim ve temsil üzerinden bu boşlukları görünür kılıyor; kaybı, sessiz bir direnç alanına dönüştürüyor.

Geçmişle Bugünün İç İçe Geçtiği Bir Alan

Geçmişle bugünün iç içe geçtiği bir alan olan “Islık Çalan Hafıza”, klasik bir kronolojik sergi anlatısı kurmuyor. Bunun yerine, geçmişle bugünü, arşivle güncel üretimi, maddi olanla ruhani olanı aynı mekânda yan yana getiriyor. Sikkeler, gölge oyunu figürleri, arkeolojik buluntular ve çağdaş sanat işleri, birbirini bastırmadan, aksine birbirini yükselterek var oluyor.

Sikkelerle başlayan yol, sergi mekânında izleyicinin kurduğu ilk temaslardan birini oluşturuyor. Lidyalılarla başlayan para tarihi, Pers İmparatorluğu’ndan Osmanlı’ya, oradan Türkiye Cumhuriyeti’ne uzanan geniş bir zaman aralığını görünür kılıyor. Küçük metal parçalar, büyük anlatılar taşıyor: iktidar, dolaşım, değer ve temsil.

Bu karşılaşmalar, Yapı Kredi Müzesi koleksiyonunun yalnızca korunacak bir miras değil, üzerine yeniden düşünülecek canlı bir alan olduğunu hatırlatıyor. 7 Haziran’a kadar görülebilecek sergi, izleyiciyi vitrinlerin önünde durmaya değil, hafızanın katmanları arasında dolaşmaya davet ediyor.

Semiha Berksoy’un Sanatsal Mirası İstanbul Modern’de

0 0,00