Macar sinemasının yavaşlığın radikal bir ifade aracı haline getirdiği ustası Béla Tarr, 70 yaşında hayatını kaybetti.
1955’te Pécs’te doğan Tarr, 1979’da Family Nest (Aile Yuvası) ile başladığı yönetmenlik kariyerinde dokuz uzun metraj filme imza attı ve sinemanın yavaş ritmiyle tanımlanan “slow cinema” akımının en önemli isimlerinden biri oldu. Tarr’ın sineması, film dilini yeniden düşünmek isteyen herkes için bir referans noktası haline geldi.
Tarr’ın filmleri genellikle siyah-beyaz çekildi, diyalogları azdı ve uzun tek planlara yer veriyordu. Bu stil, izleyiciyi durağan zamanın içinde düşünmeye zorlayan, ritmi geleneksel sinemadan çok daha yavaş bir tempo ortaya koyuyordu. Tarr, Hollywood’un hızlı kesmelerine, dinamik diyaloglarına ve görsel gösteri unsurlarına karşı, sessizliğin, beklemenin ve tekrarın gücüne inanan bir yönetmendi. Onun sineması, izleyiciye “acele etme, sadece bak” diyen nadir örneklerden biriydi.
Şeytanın Tangosu: 7 Saatlik Destan
1994 yapımı Sátántangó (Şeytanın Tangosu), yaklaşık 7 saat süren siyah-beyaz destanı ile yönetmenin en çok anılan yapıtı oldu. Film, küçük bir köyün sakinlerinin içinden geçtiği çökmüşlük ve yeniden doğuş döngüsünü, uzun, kesintisiz sahnelerle tasvir etti. Tarr, bu filmle zamanın nasıl algılandığını, bir toplumun nasıl çöktüğünü ve umudun nasıl yeniden yeşerdiğini gösterdi. Sátántangó, yalnızca bir film değil, aynı zamanda izleyicinin kendi zamanıyla, kendi sabrıyla yüzleştiği bir deneyimdi. Bu film, Tarr’ın dünya çapında tanınmasını sağladı ve onu “slow cinema”nın en önemli temsilcilerinden biri haline getirdi.
Karanlık Armoniler ve Torino Atı
2000’de çıkan Werckmeister Harmonies (Karanlık Armoniler), yine kara mizah ve karanlık alegorilerle dolu bir kasabada düzenin bozulmasını beyazperdeye taşırken, The Man from London (2007) noir atmosferiyle varoluşsal gerilimi işledi. Her iki film de Tarr’ın siyah-beyaz estetiğini ve uzun tek plan tekniğini mükemmelleştirdiği yapıtlar olarak öne çıktı.
Tarr’ın son filmi The Turin Horse (Torino Atı) ise, insan varoluşunun tekrarı ve günlük yaşamın ağırlığını mercek altına alan karanlık felsefi bir anlatıydı ve Berlin Film Festivali’nde Gümüş Ayı Büyük Jüri Ödülü’nü kazandı. Film, bir baba ve kızın günlük rutinlerini tekrar tekrar izlememizi sağlayarak, yaşamın tekdüzeliğini ve anlamını sorgulatıyordu. Tarr, bu filmle sinema kariyerini noktaladığını açıkladı ve sözünü tuttu.
Tarr’ın Mirası
Béla Tarr’ın ölümü, yalnızca bir yönetmenin kaybı değil; aynı zamanda sinemanın yavaşlığa, sessizliğe ve düşünmeye ayırdığı alanın daralmasının da bir göstergesi. Tarr’ın filmleri, günümüzün hızlı tüketim kültürüne karşı bir direniş olarak duruyor. Onun sineması, izleyiciye “acele etme, sadece bak, düşün” diyen nadir ses. Sinemanın zamanla, sessizlikle ve görüntüyle kurduğu ilişkiyi yeniden düşünmemizi sağlayan bir düşünce biçimi.


