İngiliz edebiyatının “makus talihli kız kardeşleri” olan Brontë’ler arasında en ketum, en zor erişilen figür kuşkusuz Emily Brontë’dir. Onun hakkında bildiklerimiz, ne yazık ki kendi kaleminden dökülenlerden ziyade, Elizabeth Gaskell’ın notları ve ablası Charlotte’ın günlüklerindeki silik izlerden ibaret. Emily, yaşamının neredeyse tamamını Yorkshire’ın sert coğrafyasında, dış dünyaya kapalı bir taşra yerleşimi olan Haworth’ta geçirdi. Köyünden pek ayrılmayan, ailesi dışında kimseyle kalıcı bağ kurmayan bu genç kadın, evin pencerelerinden içeri dolan sisli bozkır havasıyla birlikte, Viktoryen dönemin tüm sahte nezaketini yerle bir edecek o sarsıcı eser doğdu: Uğultulu Tepeler.
Bu roman, salt romantik bir aşk anlatısından ziyade, dönemin ahlaki kodlarına ve düzen fikrine yöneltilmiş sert bir itirazdı. Gaskell’ın Heathcliff ve Catherine için kullandığı “kasvetli ve korkunç suçlular” ifadesi, metnin beslendiği karanlık damarı açıkça ortaya koyar. Heathcliff’in koyu tenli, dışlanmış bir çingene çocuk olarak başlayan hikâyesi; sınıfsal öfkenin, kuşaklar arası travmanın ve ehlileştirilemeyen bir hıncın taşıyıcısı. Kuşkusuz, dillere destan bu romanı basit bir “aşk” olarak okumak, Brontë’nin kurduğu o radikal etik evreni yüzeyde bırakmak anlamına gelir. Emily, 1847’de Ellis Bell mahlasıyla yayımlanan bu tek romanın ardından kısa süre içinde vereme yakalanır; kardeşleri Branwell ve Anne ile benzer bir kaderi paylaşarak, henüz otuz yaşındayken ardında bırakacağı kültürel sarsıntının yüzyıllara yayılacağını bilmeden hayata veda eder.

Ergenlik Sarhoşluğu ve Beyaz Perde
Mina Urgan, o devasa külliyatı İngiliz Edebiyatı Tarihi’nde Uğultulu Tepeler’e dair hayati bir noktanın altını çizer:
“Bu bakımdan Wuthering Heights’ı on beş yaşındayken okumakla kırk beş yaşındayken okumak arasında büyük bir fark vardır… On beş yaşındaki okuyucu, onu kendinden geçiren, neredeyse sarhoş eden romantik bir heyecan duyar ancak.”
Urgan’ın yıllar önce dile getirdiği bu çarpıcı tespit, adeta 2026 yılının en çok konuşulan ve eleştiri oklarının hedefi haline gelen yeni Uğultulu Tepeler uyarlamasının arka planındaki bakış açısını ele veriyor. Filmin hemen yönetmeni hem de senaristi olan Emerald Fennell bir röportajında, romanla ilk karşılaşmasının 14 yaşında olduğunu ve o günden bu yana metnin etkisinden çıkamadığını dile getiriyor. Hatta bu okumanın onda, “gerçekten rahatsız edici, seksi ve kâbus gibi” bir film yaratma fikrini tetiklediğini söylüyor.
Ortaya çıkan sonuç ise Brontë’nin metnini olgun bir yeniden okumadan geçirmekten çok, ergenlik çağının yoğun duygusal filtresinden süzen bir yaklaşım. Fennell’in yorumu, romanın sınıfsal şiddetini ve etik karanlığını derinleştirmek yerine, Urgan’ın sözünü ettiği o ilk gençlik sarhoşluğunu erotize eden ve fetişleştiren bir görsel dile yaslanıyor ve belki de tam bu nedenle, Uğultulu Tepeler’in rahatsız edici gücünden ziyade, onun parlatılmış ve arzulaştırılmış bir gölgesini beyaz perdeye taşıyor.
1992’de Juliette Binoche ve Ralph Fiennes’ın o tekinsiz kimyasını solumuş, ya da 2011’de Andrea Arnold’un merceğinden “gerçekten” koyu tenli bir Heathcliff’in sınıfsal öfkesine tanıklık etmiş sadık Brontë okurları için Fennell’ın bu yapımı, on dört yaşındaki bir zihnin, o yaşa özgü haz ve romantik sarhoşlukla çektiği bir “ergenlik rüyası.”

Filmin hakkını teslim etmek gerekirse, etkileyici olduğu anlar sınırlı ama belirgin. Açılıştaki idam sahnesi, cezanın kamusal bir gösteriye dönüşmesini ve kalabalığın bunu coşkuyla alkışlamasını çarpıcı biçimde ortaya koyarak yapımın en güçlü sekansı olarak öne çıkıyor; toplumsal şiddetin nasıl seyirlik bir haz nesnesine dönüştürüldüğünü kısa ama sarsıcı bir netlikle ifşa ediyor. Bunun dışında film, görsel düzlemde birtakım vaatlerde bulunuyor: dönem kostümleri yüzeysel kalsa da belirli bir estetik dünya kurma çabasını ele verirken, Yorkshire bozkırlarının haşin doğası atmosfer olarak korunmuş. Sert rüzgârlar, çıplak tepeler ve gri gökyüzü, Brontë evreninin karanlık ruhuna görsel olarak yaklaşmayı başarıyor. Ne var ki, bu görsel ihtişam, hikayenin içindeki boşluğu örtmeye yetmiyor.
Filmin en büyük sorunu, kendisini açıkça bir Uğultulu Tepeler uyarlaması olarak sunmasına rağmen romanla gerçek anlamda bir bağ kuramaması. Karakter isimleri ve birkaç yüzeysel olay dışında ortada bütünlüklü bir adaptasyon yok. Catherine’in abisi Hindley Earnshaw ve Edgar ile Cathy’nin çocukları gibi romanda dramatik yapı açısından hayati öneme sahip figürlerin tamamen dışarıda bırakılması, anlatıyı daha baştan sakatlıyor.
Oyunculuklar da bu kopukluğu telafi edemiyor. Sınıfsal çatışma ve intikam duygusuyla örülü “öteki” Heathcliff, filmde aşkının peşinden sürüklenen, imkânsız bir ilişkiye saplanmış romantik bir figüre indirgenmiş durumda. Halbuki kitapta Heathcliff gaddar, acımasız ve kendisini bir mülksüz olarak dışlayan düzene karşı safi bir nefretle bilenmiş, intikamını almak için sevdiklerini dahi yıkıma sürüklemekten çekinmeyen karanlık bir karkater. Jacob Elordi’nin performansının parladığı nadir anlardan biri, Cathy’nin ölümünü öğrendiği sahne; romanın da kalbinde yer alan o yakarış burada kısa süreliğine gerçek bir duygusal yoğunluk yaratıyor.

Filmde Catherine, şımarık ve tepkisel bir genç kadın olarak çiziliyor: alkol ve kumar bağımlısı babasının evinden kaçmak zorunda kalan, evliliği hem dönemin toplumsal baskısı hem de hayatta kalma stratejisi olarak Edgar Linton’la evlene bir karakter. Oysa romanda Catherine, arzusu ile sınıfsal konumu arasında sıkışmış, “Heathcliff benim” diyebilecek kadar tutkulu ama aynı zamanda toplumsal yükseliş arzusuyla kendini inkâr edebilen, kimliğiyle derin bir çatışma yaşayan çok daha katmanlı bir figür. Bu noktada oyuncu seçimi de ayrı bir sorun yaratıyor: Margot Robbie, filmdeki Catherine için adeta fazla “olgun” kalıyor. Brontë’nin metninde henüz on sekizlerine yaklaşan Cathy’nin hamlığı, kararsızlığı ve duygusal savrulmaları, perdede gördüğümüz bu sofistike bedenle örtüşmüyor. Romanın Catherine’i içsel olarak parçalı, çelişkili ve tehlikeli ölçüde dürüstken, filmdeki yorum bu karmaşıklığı törpüleyip daha düz bir karaktere indiriyor.
Bunların yanı sıra, film tüm tanıtım stratejisini Jacob Elordi ve Margot Robbie’nin ekran karizması ile aralarındaki varsayılan ‘kimya’ üzerine inşa etmiş olsa da, bu vaat ne yazık ki perdede karşılığını bulamıyor. İzleyiciye geçmesi beklenen o tekinsiz ve yıkıcı tutku, parlak bir reklam kampanyasının ötesine geçemeyerek yüzeysel bir etkileşimde takılı kalıyor.
Travmanın Fetişleştirilmesi
Fennell’in uyarlamasındaki en kritik ve etik açıdan en fazla tartışmayı hak eden kırılma noktası, Isabella Linton karakterine yaklaşımda belirginleşiyor. Romanda Isabella; Heathcliff’in sistematik psikolojik şiddetine maruz kalan, evlilik içi tahakkümle kuşatılmış, ancak yaşadığı karanlığı mektupları aracılığıyla görünür kılan bir kadın. Brontë, Isabella’yı yalnızca pasif bir mağdur olarak konumlandırmaz; aksine, Viktorya dönemi patriyarkal şiddetini kendi sesiyle teşhir eden, acısını bir tür direniş belgesine dönüştüren hayati bir anlatıcı.

Filmde Isabella, Brontë’nin kalemindeki politik ağırlığından koparılarak çok daha savunmasız ve içi boşaltılmış bir karaktere dönüştürülüyor. Kadına yönelik şiddet, eleştirel bir zeminde inşa edilmek yerine estetize edilerek erotize ediliyor; öyle ki karakterin travma anlatısı, izleyici için görsel bir haz malzemesi olmaktan öteye gidemiyor. Dahası, anlatı boyunca izleyiciye adım adım bir tür ‘rıza’ duygusu aşılanırken, cinsellik karakter derinliğini besleyen bir unsur olmaktan çıkıp sığ bir dramatik oyun aracına indirgeniyor. Sonuçta Isabella’nın maruz kaldığı ev içi şiddet, Brontë’nin patriyarkal düzeni ifşa etmek için kurduğu o sert gerçekliği yitiriyor ve şiddet görmüş bir kadın bedeni neredeyse cinsel bir nesneye dönüştürülüyor. Brontë’nin sistem eleştirisinin merkezindeki bir karakterin, filmde bu denli farklı bir noktaya savrulması, uyarlamanın en rahatsız edici ve üzerine en çok durulması gereken yapısal kırılmalarından biri kanımca.
Uzun lafın kısası; “The Greatest Love Story” söylemiyle pazarlanan bu uyarlama, Emily Brontë’nin romanındaki çok katmanlı temalar bütününden yalnızca aşkı cımbızla çekip alan, üstelik onu da erotize ederek yüzeyselleştiren bir anlatıya dönüşüyor. Oysa Uğultulu Tepeler; sınıf çatışmasından yapısal şiddete, bastırılmış öfkeden kuşaklar arası travmaya uzanan devasa bir metin. Tam da bu noktada Charlotte Brontë’nin kardeşi Emily için kurduğu o kült cümle yankılanıyor: Onu ‘bir erkekten güçlü, bir çocuktan daha yalın, tek başına bir insan’ olarak tarif eden Charlotte, aslında Emily’nin kalemindeki o ödünsüz sertliği ve bağımsız ruhu işaret ediyordu. Fennell’in filmi ise bu sarsıcı gücü kavramak yerine; Brontë’nin karanlık ve vakur evrenini gençlik heveslerinin, görsel fetişizmin ve arzulaştırılmış acının dar kalıplarına hapsediyor.




