Suyun Kıyısında Bir Eşik: Halil Paşa ile Osmanlı’dan Cumhuriyet’e -
Halil Paşa, "Gece Yolcu Vapuru", karton üzerine pastel, 36x23 cm, © Bozluolcay Koleksiyonu.

Suyun Kıyısında Bir Eşik: Halil Paşa ile Osmanlı’dan Cumhuriyet’e

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişin paletteki çalışkan tanığı ve hocası Halil Paşa, Dr. Özlem İnay Erten küratörlüğünde açılan "Suyun Kıyısında: Halil Paşa’nın Yaşamı ve Sanatı" sergisi ile Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi’nde. Etkinlik sanatçının İstanbul, Paris ve Kahire yıllarını müzenin üç katına serpiştirirken, gelecek kuşakların fırçalarını da sergiye eklemlenen Pera Öğrenme Atölyesi ile kucaklıyor. Sergide en dikkat çekici parçalardan birini, sanatçının "fesli otoportre" fotoğrafından hareketle yaptığı, ancak Cumhuriyet ile birlikte fesini tuvalde de attığı öz sureti oluşturuyor.

Suna ve İnan Kıraç Vakfı imzalı Pera Müzesi’nin yeni sergisi, ‘savaşın kıyısında’ki Türkiye’yi, Suyun Kıyısında, Halil Paşa’nın Yaşamı ve Sanatı üzerine düşünmeye ve gözlemlemeye çağırıyor.

Küratörlüğünü Dr. Özlem İnay Erten’in üstlendiği sergi, “Ressamlarımızın en kıdemlisi” (General) Halil Paşa’nın mirasından önce, Türkiye’nin kişisel veya kurumsal kültür sanat cemaatinin ortaya koyduğu kolektif bünye ile saygı duruşunu peşinen hak ediyor. 

Pera Müzesi’ni 23 Ağustos’a kadar Halil Paşa Müzesi’ne çeviren takdirlik kolektiflikte, Erten’in hayat arkadaşı ve meslektaşı, küratör ve sanat tarihçi, akademisyen Oğuz Erten’in koleksiyonerler ile kurduğu ilişkilerin de büyük payı bulunuyor. 

Bu kapsamda sergiye eser ödünç veren kurum ve koleksiyonerler, Beşiktaş Deniz Müzesi Komutanlığı, Beyoğlu Kaymakamlığı, Conrad İstanbul Bosphorus Hotel Koleksiyonu, Demsa Koleksiyonu, İstanbul Modern Sanat Müzesi Koleksiyonu, Türkiye İş Bankası Koleksiyonu, Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Koleksiyonu ve Yapı Kredi Koleksiyonu ile birlikte, Erol Abiral, S. Batu Aksoy, Vedat Aloğlu, Cemal Batur, Bozluolcay, Alp Gürbüz, Halil İbrahim İper, Şevket Keçeci, Köksal Kızılca, Çetin Nuhoğlu, Fahri Özdemir, Mine ve Güven Persentili, Recep Tanrıverdi ile, Lucette ve Mustafa Taviloğlu’nun yanı sıra isimleri kendi rızaları içinde anılmamış bir çok cömert imzadan oluşuyor. 

Yayıncı, küratör ve koleksiyoner Fahri Özdemir’in önerisiyle gündeme gelen Halil Paşa sergisi projesi, Burçak Madran öncülüğündeki Tetrazon ekibinden Nisa Üner ve Agit Altun’un yaratıcı tasarımlarıyla da öne çıkıyor. Etkinlik, turkuvaz kibar logosu ile kimliğini bulan, şeffaflık ve içtenliğin kesiştiği, Halil Paşa’nın iç ve dış dünya algısını gözle görünür kılmayı başaran, izleyiciyi duyusal sürprizlere gebe bırakan sürprizli bir deneyim vadediyor. 

Halil Paşa, İstanbul Üçlemesi, 1915, Paravan üzerine yağlıboya, 120 x 100 cm, ©Bozluolcay Koleksiyonu. Fotoğraf: Hadiye Cangökçe.

Fahri Özdemir, sergi projesini Pera Müzesi’ne getiren süreci şöyle izah ediyor: “Bu sergi projesi benim açımdan yaklaşık üç buçuk yıl önce başlamıştı. Projeye sevgili kardeşim Oğuz Erten ile paylaşmıştım. Bu sırada hatta sadece Halil Paşa üzerinde değil, üç dört isim üzerinde çalışalım demiştim. Sonra kendisi bana direkt Halil Paşa diye önerince, kendisinin sevgili eşi, Özlem’e bu sergiyi yazması ve küratörlüğü teklifini götürdüm ve başladık. 

Aslında bu proje için bir önceki çalıştığım kuruma gidecektik, ama maalesef benim kurumla ilişkim geçen 1,5 yıl önce sona erdi. Bu sergiyi yine aynı kurumla devam ettirmeyi düşündüm ama olmadı. Tabii ki bir çok koleksiyoner dostuma da böyle bir serginin açılacağına dair bir söz vermiştim. Bu sıralarda da Pera Müzesi ile görüşmelerim sürüyordu. Ve tabii ki, sağ olsun Özalp Birol bunu biz üstlenelim, yapalm dedi. Tabii ki onlar, süreci Pera Müzesi ile götürdüler. 

Tabii başlangıcında vardım ama, sağ olsun Özalp Birol her zamanki büyüklüğü, ağabeyliğini gösterdi. Kendisi projeyi son derece sıkıca sahiplendi ve Pera ekibi ile beraber bu projeyi hayata geçirdiler. Projeyi her ne kadar Pera Müzesi inşa etmiş gibi görünse de, ben de kendim gibi götürmüş gibi hissediyorum. Çünkü, hayatta başladığım hiç bir projeyi de yarım bırakmadım. O yüzden, Pera Müzesi’ne minnettarım. 

Bana göre Pera Müzesi’nin Halil Paşa sergisi, son yılların en iyi projesidir. Çünkü Halil Paşa klasik resmin efsanevi ismidir. Bu sergi, aynı zamanda klasik resimlere olan eğilimi daha da çok artıracak diye düşünüyorum. Bu projeye destek veren herkese de çok teşekkür ediyorum.”

Üç Kata Yayılan Bir Halil Paşa Evreni

Etkinlik, müzenin üç katına, yukarıdan, aşağı yayılıyor. Sergi kadrosu bunu yaparken küçükleri de Pera Öğrenme atölyesine davet ederek, geleceğin yaratıcıları için resmin, ressamlığın, atölye ve sergi alanının deneyiminde hayati fırsatlar vadediyor. Projenin bu bölümünde Selma Hekim, Barış Bilgen ve Müge Isıgöllü Sedola’nın büyük emeği bulunuyor. 

Bu vesile ile teknik bilgileri tekrarlamak gerekirse, sanatçının desen çalışmalarındaki üretim pratiğine referansla hazırlanan; şövale ve modellenebilecek objelerle donatılan bu öğrenme alanında ziyaretçiler, kuru boya, pastel boya, kara kalem, füzen ve çeşitli kâğıtlar kullanarak sergiden aldıkları ilhamı yaratıcı üretimlere dönüştürebiliyor. Açık Atölye, Salı’dan Cumartesi’ye 10.00–13.00 ve 14.00–18.00, Pazar günü 12.00–17.00 saatleri arasında açık olacak; Uzun Cuma uygulaması kapsamında ise 19.00–21.00 saatleri arasında da ziyaretçilerini ağırlayacak. 

Pera Müzesi ise, Salı’dan Cumartesi’ye 10.00-19.00, Pazar günleri 12.00-18.00 saatleri arasında gezilebilecek. Cuma günleri “Uzun Cuma” kapsamında 18.00-22.00 arası tüm ziyaretçiler, Çarşamba günleri ise “Genç Çarşamba” kapsamında tüm öğrenciler müzeyi ücretsiz ziyaret edebilecek.

Sergiye dönelim: Beşinci kattan, Halil Paşa’nın kronolojik tanışıklığı ile başlayan ve üçüncü katta biten sergi, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan süreçte Türkiye resim sanatının önemli isimlerinden Halil Paşa’yı, yaşamı ve üretimi arasındaki ilişki üzerinden ele alıyor. 

Halil Paşa, “Sahilde Gezinti”, tuval üzerine yağlıboya, 80x55cm, © Bozluolcay Koleksiyonu. Fotoğraf: Hadiye Cangökçe.

İstanbul, Paris ve Kahire üçgeniyle karakterize edilen sergi, sanatçının portre, natürmort ve peyzajlarını arşiv belgeleri, fotoğraflar ve desen defterleriyle bir araya getirerek yaşamı, çevresi ve dönemiyle ilişkili kapsamlı bir okuma sunuyor. 

Bu yönüyle etkinliğin kronolojik alanında örneğin, Halil Paşa ve öğrencisi Hasan Vecih Bereketoğlu’nun Fenerbahçe’de bir manzara resmi üzerinde, şemsiyeler altında çalışırken görmek, pek mümkün olabiliyor. 

Ya da başka bir karede, Halil Paşa’yı 1920’lerden ressam arkadaşları Şevket Dağ, Feyhaman Duran, Hale Asaf ve Hikmet Onat ile mütebessim halde gördüğümüz bu topyekûn teşhir tecrübesinde, sanatçının 1939 senesinde Temmuz ayında, Ankara Halkevi’nde açtığı son resim sergisinin davetiyesinde, dönemin Maarif Vekili Hasan Âli Yücel çağrısı ile ve aynı Türkçeyle şunlar yazıyor:

“Ressamlarımızın en kıdemlisi General Halil tarafından Ankara Halkevinde 1 Temmuz 1939 Cumartesi günü saat 16 da açılacak olan resim sergisi açılma törenini sayın eşinizle birlikte şereflendirmenizi saygı ile diler”

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Uzanan Bir Ressam

Çeşitli özel arşivlerden bulunarak belki de ilk kez baş başa bırakıldığımız sergi detayları arasında ayrıca, Halil Paşa’nın yaşamının son yıllarında çekilmiş bir fotoğrafına, ya da gözlükleri veya dürbününe rastlamak mümkün olabiliyor. Tabii ki, tıpkı Ankara Halkevi sergisinin, (1 Eylül’de başlayacak İkinci Dünya Savaşı arefesindeki) yaşam koşulları gibi, bu serginin de dünyanın yine ‘savaşın kıyısında’ olduğu bir dönemde açılması, hayli ‘manidar’ görünüyor.

Ressamın ışığı, gölgeyi ve kültürel dokuyu çalışkan bir paletle sonsuzlaştırdığı sahil, şehir veya kır peyzajları, ya da sergi açtığı Kahire, Mısır seferi hatıralarının devasa yorumlarla izleyiciyi kuşattığı sergi, ustanın portreleri, desenleri, natürmort ile peyzaj arasında kurduğu ilişkilerle iç içe geçiyor. Yapıtların birbiri üzerine monoton bir tavırla çullanmadığı, izleyicinin merak ve odaklanma hakkını teslim eden tasarımıyla takdirlik sergide, bıktırmayan kısa refakat metinlerinde örneğin,  ‘Halil Paşa ve Boğaziçi’ gibi tematik alanlar da izleyiciyle randevulaşıyor. 

Çarpık, açgözlü kentleşmesiyle Boğaz’ın boğazına kadar gelen çirkin peyzajı yüzünden, bugünkü İstanbul’u utandıracak kadar güzel, bâkir sessiz manzaralarla dopdolu sergide örneğin, doğuştan Boğaziçi insanı olan Beylerbeyi çıkışlı ressamın 1890 tarihli Çengelköy Vapur İskelesi’nden binen izleyiciler, kendilerini 1909’dan başka bir kömürlü Gece Yolcu Vapuru’nun, kimbilir hangi sefere çıkmış o mavi hülyalı hilâl akşamının tarihi yarımada seyrinde bulabiliyor. Meslektaşı, yoldaşı Nurullah Berk bu minvalde üstadı Türk ve Yabancı Resminde İstanbul adlı kitabında, şöyle yâdediyor:

“Bostancı plajı, Çengelköy’de sabah, kırmızı yalılar, martılar, daha nice tabloda Halil Paşa, empresyonist paletine yakın bir renk sistemi içinde İstanbul kıyılarını serdi gözler önüne. Halil Paşa kıyıyı denizle barıştırır, denizden kıyılara selâm gönderir.”

Aynı zamanda, Zeynep Sarı’nın proje asistanlığını yürüttüğü derinlikli serginin en çok ilgi gören eserlerinden birini, sanatçının dikey kompozisyonla bitiştirdiği, 1901-1903 aralıklı dört mevsim izlenimi oluşturuyor. Bu çalışma ustanın hayata topyekûn bakışının bir manifestosu olarak, hem rasyonalite, hem romantizmi bitiştirmesi ile, sahici bir hayat dersi niteliğini taşıyor.

Halil Paşa’nın 1898 yılında Servet-i Fünûn’un kapak sayfasında yayımlanan, Beylerbeyi’ndeki atölyesinde çekilmiş fotoğraf.

Sergide de görüldüğü gibi, 1889’da, ‘Exposition Universelle’ de bronz madalyaya değer bulunan Halil Paşa’nın, Paris Ecole des Beaux Arts’da aldığı eğitimin, 19’ncu Yüzyıl Fransız  akademik sanat anlayışının temel ilkelerine dayandığını vurgulayan etkinlik, yine bu kısmında, ustanın aldığı sağlam desen eğitimi ve bu sürece gösterdiği titizliğin de altını çiziyor. Serginin yaklaşık 20 parçalık bu kısmında, ressamın neredeyse foto gerçekçiliğe göz kırpacak derinlikli, çocuk, kadın ve erkek ‘nü’leri, heykellerden etütleri, büst yorumları, art arda geliyor.

Bu minvalde Hocası, Fransız Oryantalist palet ve yontucu Jean – Leon Gerome da, Osmanlı Devleti Paris Büyükelçisi Münir Bey’e hitaben kaleme aldığı 2 Aralık 1900 tarihli mektubunda, şunları değerlendiriyor:

“Ekselansları,

Askerî okuldan öğrencim Albay Halil Bey’i size tavsiye etmekten onur duyuyorum ve kendisinin ilerleme kaydedebilmesi için majestelerinin elinden gelen her şeyi yapmasını hasseten (hususî olarak) rica ediyorum. Halil Bey yıllarca sergiler açmış 1889 Evrensel Sergisi’nde ödül almıştır; ödüllendirilmiş tek Müslümandır ve bu yıl 1900 Evrensel Sergisi’ne yeniden kabul edilen tek Müslümandır.

En derin saygılarımın kabulünü rica ederim Ekselansları.”

Dönemin Osmanlı kadınında beliren çağdaşlık eğilimini de, sanatçının 1889 tarihli Âliye Hanım portresi ile belgeleyen Halil Paşa, sürpriz eserlerin resmi geçit yaptığı sergide melankolik kadın portreleriyle, ya da kendi atölye arkasına yönelttiği ihtimamlı, neredeyse grafik bakışla da unutulmuyor. 

Sonra bizi oradan, ta 1889’un sakinliğine, ‘Göksu’ya, taşların at nallarıyla uzaktan uzaktan şakıdığı, nilüferlerin kayık şıpırtılarına açtığı aşk randevularına şahadete, ya da fesli gençlerin suyun kıyısında serinlediği Bostancı Sahili’ne götüren Halil Paşa, bu arada eşi Âliye Hanım’ın Portresi’ni de bizimle paylaşmadan, bırakmıyor. 

Öte yandan sergide, Burçak Madran ve Tetrazon ekibinin titiz sürprizi, Halil Paşa Atölyesi önünde de uzun süre kalmamak, elde değil gibi görünüyor. Bu sürpriz duygusu ayrıca, sanatçının kendini resmederken kullandığı aynası veya bir paravana işlediği bahar dallarıyla, şakayıklar, leylak ve gelinciklerle örülü, kadınlarla, yalılarla, huzurla yüklü, 1915 tarihli Boğaziçi-İstanbul izlenimlerinde de artıyor. 

Sürpriz duygusu ayrıca etkisini düşürmeden, bizleri edebiyat tarihimizin ilk resimli romanı, Araba Sevdası’yla da tekrar baş başa bırakıyor. Zira, Halil Paşa’nın eşi Âliye Hanım’ın ağabeyi Recâizade Mahmud Ekrem’in kaleme aldığı ve Türk edebiyatında ilk realist ve resimli roman olarak kabul edilen çalışma 1896’da Servet-i Fünun dergisinde resimli olarak tefrika edilmeye başlanıyor. Eser bir sene sonra ise kitaplaşıyor. İşte bu bölümde, o eserde yer alan 12 resmin yedisinin Halil Paşa imzalı, üçünün ise D. Çırakyan tarafından yapılmış olduğu vurgulanarak, sanatçının desenlerine ve günümüze ulaşan desen defterlerine yer veriliyor. 

Öte yanda, 1906 Karaköy’ünün teknesi yoğun günlerine bizi götürmeyi ihmal etmeyen, bize 1928 Salon sergisi kataloğunu ikram eden Halil Paşa, hatmi çiçeklerini kuşlarla buluşturduğu sergisinde ayrıca, sergi açtığı Mısır’a, çarşılarına, Nil kıyılarına veya Ankara’ya da bizi götürüyor. Keza 1915 Mart’ında yazdığı bir mektupta Paşa, Kahire’den şu yakınmada bulunuyor:

‘…Ressamları burada görmeli, yerli ecnebî bir ekspozisyon yapıldı. Biz Türkler üç kişiyiz; göze çarpmamamız için resimlerimizi ayrı ayrı kısımlara tâlik etmişler ise de üçümüzün âsârı hepsininkine fâik surette görünüyor. Fakat bizlere ekmek kazandırmak istemiyorlar resimlerin yerlerini değiştirmelerini rica etmiş isem de olamaz cevabını aldım…’

Salt Araştırma Sanat Arşivi’nin de katkıları eşliğinde, 1933 Galatasaray Sergisi’ne de bizi tanık eden sergide ayrıca, 1926 Kandilli sahilinin harabeler kıyısında suya giren, balık tutan sakinleri de kayda geçiyor. Resmin dikkat çeken bir detayını da, Boğaz’ın sırtlarına konuşlanan ilk ahşap, kızıl kahve binaları oluşturuyor. 

Halil Paşa, “Bahçede Oturanlar”, tuval üzerine yağlıboya 20×24 cm, © Vedat Aloğlu Koleksiyonu.

Dönemin maddi zorlukları sebebiyle tuvalleri önlü arkalı çalışmış, tutumlu bir el olarak Halil Paşa’yla tanıştığımız serginin bir diğer sürprizini ise, ressamın Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte ‘dönüştürdüğü’ otoportresi oluşturuyor. Halil Paşa bu resmini bir ayna vasıtası ile çektiği otoportre fotoğrafından ortaya koyarken, sergide her iki imge de mukayese edilebiliyor. İyice bakıldığında, Halil Paşa’nın başının üzerindeki ‘fes hâlesinin’ halen durduğu görülebiliyor. 

Hal böyle iken, Küratör Dr. Özlem İnay Erten de, sergi açılışında yaptığı sunum ve soru-cevap bölümünde, Halil Paşa’nın öneminden özetle şöyle bahsediyor:

“1914 Kuşağı da, Çallı Kuşağı da diyoruz; işte, onlardan önce Halil Paşa’nın önemi, resmine izlenimci duyarlılığı taşıması, açık hava resmi geleneğine katkı sağlaması, manzara ve portre resmi konusundaki yetkinliği ile, ülkemizin figür resmi konusunda önemli bir eşiğin aşılması, Batı’da aldığı akademik birikimi kendi coğrafyasına uyarlayarak, bir sentez yakalayabilmesi.

Yaklaşık 90 yıl boyu sanatı, yaşamına baktığımızda onun sürekli ürettiğini görüyoruz. Bu, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e modernleşme sürecinin estetik ölçümünü bize görünür kılıyor. Hem de bu üretiminin sürekliliğini ortaya koyuyor. 

Kendisinin 1000’e yakın eser üretmiş bulunması, yalnız niceliksel bir değerlendirme değildir. Sanatın, resmin süreklilik isteyen bir uğraş olduğunu, adanmışlığını ve dönemin tutucu sanat ortamında aynı zamanda cesaret gerektiren bir eylem olduğunu göstermesi açısından, bugün bizim için Halil Paşa’nın yaşamı çok şey söylüyor. (…)

Bence Halil Paşa’nın önemi, çağın yeniliklerine kapalı kalmamış olması. Mektup ve yazışmalarından görüyoruz ki, başta Louvre Müzesi olmak üzere, müzeleri geziyor, oradaki resimleri inceliyor. Aslında onun sanatında sadece Hocası Gerome ve Courtois’nın etkisini değil, Paris’te görüp belki de saatlerce incelediği bir çok ressamın etkisini de fark edebiliyoruz.  

Sergide ilk kez görebileceğimiz bir unsur da, arkadaşıyla 1887’de çıktığı Bretonya günlüğüdür. İlk kez sergilenmektedir ve çok değerlidir. Sanırım Akademi’den arkadaşı olan Thibodeau, bu seyahati bir tür görsel günce haline getirir. Burada Halil Paşa’nın hem Bretonya doğası, tarihi yerleri, folklorik kıyafetler, neler yaptıkları, açık havada nasıl çalıştıklarına dair birtakım şeyler okuyoruz. Bu yolculuk onun bu açık hava geleneğinin, açık havada resim yapma pratiğinin nasıl şekillendiğini görmemizi sağlıyor. İlk başta bir aylığına çıksalar bile bu gezi altı ayı buluyor. (…)

Kendisinin şöyle bir sözü var ki, bence o da sanatında bir kırılma noktası: ‘Portre resimlerin alıcı bulmayacağı düşüncesiyle, manzara resmine yöneldim.’  Neden portre resimleri? Çünkü o dönemde, Osmanlı toplumunda, figür resmine karşı bir mesafe var. Dolayısıyla Halil Paşa da, manzara resmi yapmaya yöneliyor. Biz de onu açık hava manzara resimleriyle tanıyoruz. Ama yine de figürden kopmuyor, hatta ilk başta onu Osman Hamdi Bey gibi, anıtsal ölçekte kullanıyor ki bu da aslında çağdaşlarında pek olmayan bir özellik. Fakat zamanla izlenimciliğe doğru kaydığını görüyoruz. (…)

 Cumhuriyetin ilanı ile birlikte bir ulus doğuyor ve Ankara’nın başkent olması ile birlikte kent sanatta modernleşmenin simgesi haline geliyor. Sanatsal etkinlikler Ankara’ya kayıyor. Halil Paşa’nın, Ankara Halkevi’ndeki Türkocağı sergilerine katıldığını, çok aktif rol oynadığını görüyoruz. Neredeyse, dönemin tüm sanat etkinliklerine katılıyor. Hem Asker Ressamlar kuşağı ile, hem de Çallı kuşağı ile ilişki kuruyor. Hatta bir dönem Sanayi-i Nefise’de hocalık, müdürlük yapıyor ve o kuşağın ressamları onu çok sayıp, seviyorlar. Bana göre Halil Paşa bir köprü gibi. (…)

Halil Paşa’nın yaşamı, Osmanlı ile Cumhuriyet, İzlenimcilik ile Akademik Sanat arasında hep bir eşik konumunda. Resimlerinde de hem o yerel duyarlık, hem de Akademi sanatının etkisi olmasından ötürü, sergideki ‘Kıyı’ vurgusunu özellikle yapmak istedik. 

Halil Paşa, “Figürlü Enteryör”, tuval üzerine yağlıboya, 40.5×32.5 cm, © İper Ailesi Koleksiyonu.

Sergi sunumu ardından yapılan soru-cevap bölümünde ise Küratör Erten, Halil Paşa’nın Cumhuriyetin kültür politikasına yaptığı katkılar, Avrupa’da alıcısı olup olmadığı, ya da dönemin eleştiri kurumuyla ilişkilerine yönelik üçlü sorumuzu ise, şu sözlerle yorumluyor:

“Bildiğiniz gibi Cumhuriyet’in ilk kurulduğu o dönemde, daha çok Çallı kuşağı ön planda ve Halil Paşa da hem yaşı, hem de modern sanat akımlarına mesafeli olması dolayısıyla kendini o çevreler içinde pek mutlu hissetmiyor. Yazdığı mektuplardan bunu anlıyoruz. Cumhuriyetin ilk yıllarında sanat, devlet destekli ve bir propaganda niteliği de var. Sanatçılar Cumhuriyet idealleri ve devrimlerini vurgulamaya çalışıyorlar. 

Halil Paşa örneğin, Şişli Atölyesi’yle birlikte bir sergiye katılıyor. Herkes oraya savaş konulu resimleriyle katılırken, Halil Paşa Beylerbeyi manzarası ile katılıyor. Ya da Atatürk konulu, devrimleri yücelten bir şey yapmıyor. En azından biz karşılaşmadık. 

Sadece, Bursa’da Atatürk heykelini betimlediği bir resmini bulabildim. Aslında şöyle bir anısı da var ki bence çok değerli ve önemli: Bu ilk sergide, yani 1923’te, Ankara Türk Ocağı’nda açılan karma sergide, resimlerin bir kısmı satılıyor; resimler tam sergi bitip de geri dönecek iken, Atatürk konuyu soruyor ve daha sonra “Buraya gelen resimler, geri gitmez,” diyor. Resimleri hem kendi alıyor, hem de çevresine aldırıyor. Halil Paşa da ‘Ben hayatımda böyle bir şey görmedim, ilk defa bütün resimlerim alıcı buldu,’ diyor. Ben, bunu okuduğumda çok duygulanmıştım. Kendisinin Cumhuriyetle böyle bir ilişkisi var.

Eleştiri ve Halil Paşa ile ilgili sorunuza gelirsek, sanatta eleştiri yazıları demesek de, izlenimciliğe karşı kendisinin bir takım eleştirel söylemleri bulunuyor. Kendisinin hem Askeri okullarda 35 yıl, hem de Sanayi-i Nefise’de hocalığı var. Ayrıca çok sayıda özel öğrenci de yetiştiriyor ve burada özellikle desene çok önem veriyor. Doğadan bakarak resim yapma pratiğini çok önemsiyor. 

Koleksiyonlar ve Halil Paşa’ya gelince, açıkçası ben şunu çok merak ettim: 

Paris’e gittiğinde neden hiç manzaralarını görmedik ? Hep portreleri var. Bunlara ulaşabildik. Ya da resmin kendisine ulaşmasak da, görsellerine ulaşabildik. Manzaraları maalesef görmedim. Belki de yaptı ve oradaki koleksiyonlara girdi, ama o hep bir soru işareti olarak kaldı. Belki, ilerleyen çalışmalarda bunlar da ortaya çıkacaktır. 

Ya da, o Mısır aristokrasisine, o çevreye girmiş eserler nelerdi ? Bunları da pek bilemiyoruz. Onun manzara ve gündelik yaşamla ilişkisini yansıtan çalışmalarını, desenlerinde gördüm. Çünkü, o desenler, oradan yapılmışlar.” 

 

Turan Aksoy’dan “İçeriye Doğru” Bakmak

0 0,00