Dünyada yalnızca ses ve ses teknolojilerine adanmış ilk müze olan Audeum Audio Museum, Seul’de ziyarete açıldı. Güney Koreli ses teknolojileri markası Silbatone Acoustics’in kurucusu Michael Chung tarafından, babasının anısına kurulan Audeum, sesi teknik bir mesele olmanın ötesinde, kültürel ve duyusal bir deneyim olarak ele alan ilk kamusal kurum olma özelliğini taşıyor.

Seul’ün modern yüzü Gangnam’da yer almasına rağmen şehrin gürültüsünden ustalıkla sıyrılan Audeum, rotasını Cheonggye Dağı’nın etkileyici silüetine çeviriyor. Yedi kata yayılan ve 11 bin metrekareyi aşan bu görkemli yapı, geçtiğimiz Haziran ayından bu yana ziyaretçilerini ağırlıyor.
Audeum’un açılış sergisi Jung Eum: In Search of Sound, yüksek kaliteli ses üretiminin, yani Hi-Fi teknolojisinin tarihsel gelişimini odağına alıyor. Koleksiyonda, 1932’de sinema salonlarına hayat veren Western Electric sistemlerinden, ev tipi ses teknolojisinin atası sayılan 1937 yapımı efsanevi Lansing Iconic hoparlörlere kadar pek çok nadide parça yer alıyor. Serginin en büyüleyici parçaları ise kuşkusuz, sessiz sinema dönemini kapatan 1927 yapımı The Jazz Singer filmiyle özdeşleşen, dört metrelik salyangoz formundaki devasa hoparlör sistemleri.

Bir Ses Mekânı Olarak Mimari
Audeum’un mimari tasarımı, Japon mimar Kengo Kuma imzası taşıyor. Otuz yılı aşkın süredir doğa, teknoloji ve insan arasındaki ilişkiyi mimariyle yeniden tanımlayan Kuma, Kengo Kuma & Associates (KKAA) çatısı altında ürettiği yapılarda ahşap ve taş gibi doğal malzemeleri ön plana çıkarıyor. Audeum, Kuma’nın son dönem yapıları arasında özel bir yerde duruyor. Yapının dış cephesi, bambu ormanındaki güneş ışınlarını andıran gölgeler yaratan 20 bin alüminyum tüpten oluşuyor. Rastgele bir dizilimle yerleştirilen bu tüpler, doğadaki o kendine has ‘kusursuz düzensizliği’ mimariye taşıyor; ışığın saate, hava durumuna ve mevsime göre değişen oyunlarını büyüleyici bir görselliğe dönüştürüyor.

İç mekânlarda Kuma’nın “ahşap drapaj” olarak tanımladığı teknikle kullanılan ahşap yüzeyler, mekânın akustik niteliğini güçlendirirken yumuşak ve duyusal bir atmosfer yaratıyor. Giriş atriyumunu saran Alaska selvisi, mekâna görsel estetiğin ötesinde, hafızalara kazınan kokusal bir kimlik de kazandırıyor. Kuma, bu bütünsel yaklaşımı şu ifadelerle dile getiriyor:
“Burası sadece sesin dinlendiği bir yer değil; insanı özündeki doğal hale geri döndüren ve tüm duyularını harekete geçiren devasa bir mimari enstrüman.”

Audeum, sesi gündelik hayatın stresinden arındıran “iyileştirici” bir unsur olarak ele alıyor. Koruma ve araştırmayı odağına alan müze, klasik sergileme biçimlerinin ötesine geçerek ziyaretçilerini sadece izlemeye değil; duymaya, koklamaya ve hissetmeye davet ediyor.


