Sanat Tarihinden 10 Unutulmaz Köpek -
Sir Edwin Henry Landseer, A Distinguished Member of the Humane Society, 1813.

Sanat Tarihinden 10 Unutulmaz Köpek

Bu seçkide, Antik Roma’daki "Cave Canem" mozaiğinden David Hockney’nin Stanley ve Boodgie’sine uzanan geniş bir hatta, köpeklerin resim tarihindeki izini sürüyoruz. Sanatçılar için kimi zaman bir yol arkadaşı, kimi zaman bir ruh hâlinin karşılığı olan köpekler, resimlere gündelik hayatın dokusunu ve duygusal derinliği taşıyor.

Sanat tarihinde hayvanların izini sürerken yakın zamanda kedilerin resimlerdeki varlığına bakmıştık. Bu kez rotamızı, insanla eski ve köklü bağlardan birini kurmuş köpeklere çeviriyoruz. Köpeklerle ilişkimiz yalnızca evcilleştirilmiş bir birliktelik değil; gündelik hayatın içinde, yan yana kurulmuş uzun bir yol arkadaşlığı. İnsan da köpek de sosyal, sezgileri güçlü, oyunla ve temasla dünyayı anlayan canlılar. Belki de bu yüzden birbirlerinin dilini en çabuk çözen iki tür oldular.

Köpekler yüzyıllar boyunca insanın hemen yanı başında yer aldı. Avda iz sürdüler, kapıda beklediler, sürülere yön verdiler, tehlikeyi önceden sezerek haber taşıdılar. Bazen de hiçbir görev üstlenmeden, yalnızca varlıklarıyla insanları teselli ettiler. Arkeolojik kazılarda insanlarla yan yana bulunan köpek kalıntıları, bu yakınlığın yalnızca hayata değil ölüme de eşlik ettiğini gösterir. Bu derin bağ, resim sanatına da güçlü biçimde yansıdı. Ressamlar köpekleri çoğu zaman sahnenin anlamını kuran canlılar olarak ele aldı. Sadakatin, bekleyişin, oyunun ya da yalnızlığın sessiz anlatıcıları olarak tuvale taşındılar.

Şair Mary Oliver’ın sorduğu gibi: “Müzik, nehirler veya yemyeşil, narin çimenler olmadan dünya nasıl olurdu? Peki ya, köpekler olmadan dünya nasıl olurdu?” Resimlerde karşımıza çıkan köpekler, bu sorunun görsel karşılıkları gibidir. Bu seçkide, farklı dönemlerde resmedilmiş, sanat tarihinde iz bırakmış köpekler üzerinden insanla kurulan sadık ve derin dostluğun görsel tarihine bakıyoruz.

Code of Cultural Heritage and Landscape (Codice Urbani), Cave Canem.

1. Cave Canem 

Seçkimizin ilk durağında, insanla köpeğin ilişkisini mitlerle, gündelik hayatla ve sanatla birlikte düşünmemizi sağlayan Antik Roma’ya gidiyoruz. Roma’nın kuruluş anlatısında bile bir hayvanın koruyuculuğu vardır: Romulus ve Remus’un bir dişi kurt tarafından emzirilmesi, Romalıların hayvanlara —özellikle koruyucu ve yoldaş figürler olarak— yüklediği anlamın erken bir göstergesidir. Bu mitolojik arka plan, köpeğin Roma kültüründeki yerini yalnızca işlevsel değil, simgesel bir bağlamda da konumlandırır.

Bugün Cave Canem olarak bildiğimiz mozaik, M.S. 1. yüzyılda ve Pompeii’deki Trajik Şiir Evi’nin (Casa del Poeta Tragico) girişinde yer alır. M.S. 79 yılında Vezüv Yanardağı’nın patlamasıyla küller altında kalan Pompeii, 19. yüzyılda yapılan kazılar sırasında bu mozaik de gün yüzüne çıkar. Tasmayla zincirlenmiş siyah bir köpeğin betimlendiği zeminde, Latince “Köpeğe dikkat” anlamına gelen Cave Canem ifadesi yer alır. Antik Roma’da köpekler avcılıkta, sürülerin korunmasında ve özellikle evlerin güvenliğinde önemli bir rol üstlenirdi. Koyu renkli, iri köpekler gündüzleri caydırıcı, geceleri ise karanlıkta seçilmesi zor oldukları için ideal bekçiler olarak görülürdü.

George Romney, “Lady Hamilton as Nature” (1782).

2. George Romney, Lady Hamilton as Nature (1782)

George Romney’nin 1782 tarihli Lady Hamilton as Nature adlı portresi, Emma Hamilton’ı resmetmenin yanı sıra, küçük bedeni, yumuşak tüyleri ve içe işleyen bakışıyla dikkat çeken bir köpeği de sahneye dâhil eder. Bu sahnenin merkezindeki Emma Hamilton, asıl adıyla Emma Hart (1765–1815), 18. yüzyıl Britanya’sının en çarpıcı figürlerinden biridir. Mütevazı bir geçmişten gelmesine rağmen zekâsı, güzelliği ve sahne yeteneğiyle dönemin aristokrat çevrelerinde hızla görünürlük kazanmış; önce Charles Greville’ın, ardından Napoli’de Britanya büyükelçisi olarak görev yapan Sir William Hamilton’ın hayatında belirleyici bir rol üstlenmiştir. Romney, bu portrede hem tarihsel bir figürü idealize ederek ölümsüzleştirir hem de köpek figürü aracılığıyla sahneye sadakat, eşlik ve sessiz bir yakınlık duygusu ekler.

3. Francisco Goya, El Perro (1819)

Francisco de Goya’nın 1819 tarihli El Perro (Köpek) adlı eseri, sanat tarihinde bakışıyla hafızaya kazınan en yalnız köpeklerden birini sunar. Bugün Prado Müzesi’nde yer alan resimde, köpeğin yalnızca başı görünür. Bedeni ise, tuvali neredeyse bütünüyle kaplayan boşluğun içinde kaybolmuştur. Ön plandaki koyu, eğimli zemin, hayvanın ya yavaşça gömüldüğü bir kütleyi ya da ardına saklandığı belirsiz bir engeli çağrıştırır. Yukarı doğru bakan gözler, yardım arayan ama karşılığını bulamayan bir bekleyişi taşır.

Bu resim, Goya’nın 1819 ile 1823 yılları arasında, hayatının son döneminde evinin duvarlarına yaptığı Kara Resimler serisine aittir. Sanatçının ağır hastalıklarla, yalnızlıkla ve zihinsel çöküşle kuşatıldığı bu yıllarda ortaya çıkan bu imgeler, kamusal bir izleyici için değil, içe kapanmış bir yüzleşme için üretilmiştir. El Perro da bu yüzleşmenin en sessiz ama en sarsıcı örneklerinden biridir.

Sir Edwin Henry Landseer, A Favorite Greyhound of Prince Albert (1841).

4. Sir Edwin Henry Landseer, A Favorite Greyhound of Prince Albert (1841)

Sir Edwin Henry Landseer’in 1841 tarihli A Favorite Greyhound of Prince Albert adlı yağlıboya tablosu, Prens Albert’in İngiltere’ye geldiğinde yanında getirdiği tazısı Eos’u merkezine alır. Kraliçe Victoria ile evliliğiyle birlikte Britanya saray yaşamına adım atan Eos, bu resimde sahibinin kişisel eşyalarını korur gibi konumlanmıştır. Deri eldivenler, silindir şapka ve fildişi saplı baston, köpeğin etrafında sessiz bir düzen kurar.

Hayvan portreleriyle tanınan Landseer, Eos’u yalnızca betimlemekle yetinmez; ona bir duruş, bir görev ve neredeyse bir kişilik kazandırır. Tazının tetikte hâli, aristokrasiyle özdeşleşmiş bu köpek ırkının saray hayatındaki yerini hatırlatır. Tablo, Kraliçe Victoria tarafından 1841 Noel’inde Albert’e hediye edilmiş ve Buckingham Sarayı’ndaki giyinme odasına asılmıştır. Daha sonra Kraliyet Koleksiyonu’na dâhil edilen eser, 1842 yılında Kraliyet Akademisi Yaz Sergisi’nde de izleyiciyle buluşmuştur.

Gustave Courbet, Hunting Dogs With Dead Hare (1857).

5. Gustave Courbet, Hunting Dogs With Dead Hare (1857)

Gustave Courbet’nin 1857 tarihli Hunting Dogs With Dead Hare adlı tablosu, köpeği evcilleştirilmiş bir sadakat simgesi gibi resmetmenin yerine doğanın sert gerçekliği içinde var olan bir canlı olarak karşımıza çıkarır. Ormanın içinde, yerde cansız yatan bir tavşanın başında bekleyen iki av köpeği vardır. Avcı yoktur, silah yoktur, komut veren bir insan sesi duyulmaz. Sahne, insanın geri çekildiği bir anda, hayvanların kendi içgüdüleriyle baş başa kaldığı bir eşik gibi durur.

Courbet’nin köpekleri sevecen ya da uysal değildir. Kasları gerilmiş, bakışları serttir içgüdü, kontrol ve bekleyiş arasında asılı kalmış gibidirler. Ressam, köpeği insanın sadık yoldaşı olarak değil, doğanın bir parçası olarak ele alır. Aynı köpek figürlerinin, sanatçının bir yıl önce yaptığı The Quarry adlı tabloda bir geyik avı sahnesinde de yer alması tesadüf değildir. Ancak bu resimde avcı ve yardımcısının yokluğu, sahneyi daha çarpıcı kılar; geriye yalnızca ölümle yüzleşen kalan hayvanlar kalır.

Édouard Manet, Tama, the Japanese Dog (yaklaşık 1875).

6. Édouard Manet, Tama, The Japanese Dog (1875)

Édouard Manet, 19. yüzyıl Paris’inde modern resmin öncülerinden biri olarak kabul edilir. Akademik resim geleneğiyle mesafeli ilişkisi, gündelik hayatı ve sıradan görünen ayrıntıları resmin merkezine taşımasıyla belirginleşir. Tama, the Japanese Dog adlı çalışması da bu yaklaşımın dikkat çekici örneklerinden biridir.

Resimde görülen Tama, Japon Chin cinsi bir köpektir. Adı Japoncada “mücevher” anlamına gelir. Tama, dönemin önemli koleksiyonerlerinden Henri Cernuschi tarafından Fransa’ya getirilmiştir. Manet, dili dışarıda bu küçücük köpeği bir Japon bebeğinin üzerinde ayakta dururken resmeder; bu sahne, sanatçının Japon sanatına duyduğu ilgiyi dolaylı bir biçimde yansıtır.

Giacomo Balla, Dynamism of A Dog On A Leash (1912).

7. Giacomo Balla, Dynamism of A Dog On A Leash (1912)

Giacomo Balla’nın 1912 tarihli Dynamism of a Dog on a Leash adlı tablosu, İtalyan Fütürizmi’nin hareketi merkeze alan yaklaşımını gündelik bir sahne üzerinden ortaya koyar. Resimde tasmalı bir dachshund cinsi köpek ve onu gezdiren kadının ayakları yer alır. Figürlerin bedenleri, bulanıklığın verdiği etkiyle sanki durmadan hareket hâlindeymiş gibi görünür.

Balla’nın bu eseri, sanatçının hayvanların hareketini inceleyen kronofotoğraf çalışmalarına duyduğu ilgiyle doğrudan ilişkilidir. Étienne-Jules Marey’nin 1880’lerden itibaren geliştirdiği bu bilimsel görüntüler, hareketin zamana bölünerek gösterilmesine olanak tanımış, resimde de yeni anlatım imkânları yaratmıştır. Balla, tek bir anı betimlemek yerine, hareketin ardışık evrelerini aynı yüzeyde bir araya getirir. Bugün Buffalo AKG Art Museum koleksiyonunda bulunan tablo, 20. yüzyılın başında resimde hareketin nasıl görselleştirildiğine dair erken ve etkili örneklerden biri olarak kabul edilir.

Edward Hopper, Cape Cod Evening (1939).

8. Edward Hopper, Cape Cod Evening (1939)

Seçkimizin sıradaki eseri, Edward Hopper’ın Cape Cod Evening  adlı tablosu. Hopper’ın Massachusetts’te, Cape Cod’un Truro kasabasında yaptığı bu resimde, Viktoryen bir evin önünde akşam vaktinin sessizliği hissedilir. Dışarıda oturan bir çift ve hemen yanlarında duran collie cinsi köpek, manzaranın neredeyse tek canlılık noktasıdır. Köpeğin gövdesi ileri doğru uzanmış, kulakları dik, bakışı ise evin çevresindeki karanlığa yönelmiştir. Sanki henüz görünmeyen bir sesi yakalamaya çalışır gibidir.

Evin bakımlı mimarisiyle çevresini saran biçimsiz otlar arasındaki uyumsuzluk dikkat çeker. Çiftin sade giysileri, 1930’ların sonundaki ekonomik zorlukları çağrıştırırken, figürlerin kendi içlerine kapanmış hâlleri aralarındaki mesafeyi daha da belirginleştirir. Hopper, bu sahnenin birebir bir mekânın aktarımı olmadığını, eskizler ve zihninde biriken izlenimlerden yola çıkarak oluşturulduğunu belirtir.

Joan Brown, Noel in the Kitchen,(yaklaşık 1964).

9. Joan Brown, Noel in the Kitchen (1964)

Joan Brown’ın 1964 tarihli Noel in the Kitchen adlı tablosu, sanatçının gündelik hayatı merkeze alan otobiyografik resimlerinin en samimi örneklerinden. Joan Brown, 1960’lı yıllarda San Francisco merkezli Bay Area Figüratif akımının ikinci kuşağında yer alan, resmini doğrudan kendi hayatından besleyen bir sanatçıdır. Brown bu çalışmasında da kendi hayatından bir kareyi yansıtır. Henüz iki yaşındaki oğlu Noel’i mutfakta, sıradan bir anın tam ortasında resmeder.

Noel lavaboya doğru uzanırken dengesini yitirmiş gibidir. Pantolonu düşmüş, bedeni hareket hâlindedir. Yerler kirli, tezgâh bulaşıklarla doludur. Sahne düzenlenmiş ya da idealize edilmiş bir ev içi sunmaz. Aksine, yaşamın dağınık ve kontrolsüz hâlini olduğu gibi gösterir. Çocuğun iki yanında konumlanan köpekler ise adete bir bekçi edasındadır. Sanki düşmesinden ya da başına bir şey gelmesinden endişe edercesine, tetikte ve dikkatli dururlar.

 

David Hockney, Stanley And Boodgie, Horizontal Dogs (1995).

10. David Hockney, Stanley And Boogie, Horizontal Dogs (1995)

Seçkimizin son eseri, David Hockney’nin 1995 tarihli Stanley and Boodgie, Horizontal Dogs. Sanatçının uzun yıllar birlikte yaşadığı iki köpeğini, Stanley ve Boodgie’yi konu alır. Kırmızı tonlara boyanmış, yumuşak ve pofuduk yataklarının üzerinde yan yana uzanan köpekler, uyuklar hâlde resmedilmiştir.

Hockney, 1990’lı yılların başında köpeklerini resimlerinin ana konusu hâline getirir. 1993’ten itibaren Stanley ve Boodgie’yi ev içindeki gündelik hâlleriyle resmetmeye başlar; bu amaçla çalışma alanını evin farklı bölümlerine yayarak, köpeklerin dinlendikleri anları doğrudan gözleme dayalı olarak tuvale aktarır. Bu dönemde üretilen işler, köpeklerin ev içindeki varlığını, duruşlarını ve mekânla kurdukları ilişkiyi belgeleyen bir dizi şeklindedir. Köpekleriyle kuruduğu bağı da Hockney şu sözleriyle ifade eder: “Görünen konu için hiçbir açıklama yapma ihtiyacı duymuyorum. Bu iki küçük, sevgili canlılar benim arkadaşlarım.” 

 

Bakış ve Tanıklık: “Kapıyı Dışarıdan Kapattım”

0 0,00