Yıllar önce Mimar Sinan’ın en kuzeydeki yapılarından biri kabul edilen Cuma Camii’ni görmek için Kırım’a gitmiştim. O yolculuk, mimarlık tarihiyle başlayan bir merakın Karadeniz’in karşı kıyılarındaki siyasal ve kültürel sürekliliklere açıldığı ilk duraklardan biriydi. Cami, Osmanlı mimarlığının kuzeye uzanan çizgisini gösterirken Kırım, bu çizginin hiçbir zaman tek bir imparatorluğun tarihiyle açıklanamayacağını hatırlatıyordu. Tatar, Osmanlı, Rus, Sovyet ve Ukrayna tarihleri aynı coğrafyada sadece birbirini izlemiyor, çoğu yerde üst üste biniyordu.
Ukrayna’nın benim çalışma ve düşünce hayatımdaki yeri de bu yolculukla sınırlı kalmadı. Kırım Tatar edebiyatının önemli isimlerinden Seyran Süleyman, o yılarda Kanat İzleri kitabımı Ukraynacaya çevirmişti. Kyiv Kitap Fuarı’na da bu minvalde yolum düşmüştü. Bir kitabın başka bir dile taşınması, metnin anlam alanını genişletir; bazı imgeler yeni bir tarihsel bağlam içinde beklenmedik karşılıklar bulur. Kanat İzleri’nin “uçmayı öğretemediğim kanatlarım var” şiddetinde sona ermesi, bugün Kyiv Bienali’nin A Bird That Cannot Land başlığıyla karşılaşınca yeniden düşünmem gereken bir yakınlık oluşturdu.

Elbette benim final dizeleri aynı şeyi söylemiyor. Birinde uçuş henüz öğrenilememiş, diğerinde uçuş sürmekte ama iniş mümkün değil. Aralarındaki fark, öznenin yetersizliği ile dünyanın elverişsizliği arasındaki fark. Kyiv Bienali’nin derdi,belki kanadın ulaşabileceği güvenli bir zemin kalmaması…
Kuş imgesi sanat ve edebiyat tarihinde çoğunlukla özgürlük, ruh, göç ve yükselişle ilişkilendirilir. Fakat modern savaş, gökyüzünü de toprağı da bu sembolik açıklıktan mahrum bıraktı. Uçuş artık kaçış, sürgün, gözetim ve hedef olma ihtimalini de taşıyor. Kanat artık özgürleşmeden çok sürekli hareket etmeye mahkûm olmanın organı.
Kuş yere inemiyor çünkü üzerinde dolaştığı zemin güvenli değil.
Bu görüntünün Ukrayna savaşı bağlamında açık bir karşılığı var. Mayınlanmış araziler, bombalanmış kentler, değişen sınırlar içinde toprak, aidiyetin kesin dayanağı olmaktan çıkıyor. Ev insanın uydu görüntülerinde tanımaya çalıştığı bir kalıntıya dönüşebiliyor.
Gökyüzü de güvenli değil. Dronlar, füzeler, keşif uçakları, uydular ve hava savunma sistemleri modern savaşın göğünü dolduruyor. İnsanın yüzyıllar boyunca özgürlük metaforu olarak kullandığı yükseklik, gözetim ve ölüm alanına dönüşmüş durumda.
İkarus güneşe fazla yaklaştığı için düşmüştü.

Bugünün kuşu yere fazla yaklaştığı için vurulabilir.
Kyiv Bienali’nin kendi kentinden ayrılarak farklı Avrupa şehirlerine yayılması bu başlığı yapıya dönüştürmüş. Bienal Varşova, Anvers, Linz, Dnipro, Kyiv ve Berlin arasında parçalanmış. Mekânsal dağılma savaşın sonucu olduğu kadar serginin düşünsel biçimi hâline gelmiş.
Kyiv burada fiziksel bir merkezden çok, dolaşan bir hafıza işareti gibi…
Sürgündeki kurumların tarihi modern Avrupa’nın son yüzyıl hafızasında derin izler bıraktı, bırakmaya da devam ediyor.1930’larda Nazi Almanyası’ndan kaçan akademisyenler,sanatçılar, yayıncılar ve düşünürler başka şehirlerde geçici merkezler kurdu. Frankfurt Okulu New York’a taşındı. Bauhaus sanatçıları Chicago, Tel Aviv, Londra ve Moskova’ya dağıldı. Walter Benjamin Paris’te kütüphaneler arasında çalıştı, sınırda intihar etti. Bertolt Brecht Danimarka, İsveç, Finlandiya ve Amerika arasında dolaştı.
Kurumlar binalardan önce insanlardan oluşur.
Bir okulun, derginin ya da bienalin adı sürgünde yaşamaya devam edebilir. Ancak taşınan isim ile kaybedilen yer arasındaki boşluk kapanmıyor…
Berlin bu tür geçici yurtların uzun tarihine sahip. On dokuzuncu yüzyılda Rus devrimciler, Polonyalı göçmenler ve Doğu Avrupa Yahudileri şehre geldi. Birinci Dünya Savaşı sonrasında sürgündeki Rus entelektüelleri Charlottenburgçevresinde “Rus Berlin’i” kurdu. Nabokov, Bely, Pasternak ve Gorki’nin yolları bu şehirden geçti. 1960’lardan itibaren Türkiye’den gelen işçiler Kreuzberg, Wedding ve Neukölln’debaşka bir Berlin yarattı. İran Devrimi, Lübnan İç Savaşı, Yugoslavya’nın dağılması, Suriye savaşı ve Ukrayna’nın işgali yeni göç dalgaları ekledi.

Berlin kendisini göçmenlerin, sürgünlerin ve alternatif hayatların şehri olarak anlatmayı sever. Fakat şehir aynı zamanda sınır dışı etmelerin, geçici oturumların, ayrımcı konut piyasasının ve kültürel dışlanmanın da şehri...
Ülkeye her gelişte artan polis soruları da bunu hissettiriyor.
Bir kente varmak, o kente konmak anlamına gelmiyor.

“Kuş” Berlin’e gelmiş ama dal hâlâ başkasına ait. KyivBienali’nin Berlin’deki varlığı bu yüzden dayanışmayla birlikte temsil sorununu da getiriyor. Avrupa kurumları savaş altındaki bir ülkenin sanatını görünür kılıyor. Bununla birlikte savaşın kültürel sermayeye, program prestijine ve kurumsal meşruiyete dönüşme ihtimali var.
Bir felaketin sanatsal görünürlüğü, kimin konuştuğu ve hangi mekânda konuştuğu sorularından ayrı düşünülebilir mi?
Serginin önerdiği Middle-East-Europe kavramı bu temsil alanını coğrafi olarak genişletiyor. Orta Doğu ile Doğu Avrupa, modern haritalarda farklı siyasi ve kültürel bölgeler gibi görünür. Biri Avrupa’nın doğu sınırı, diğeri Avrupa’nın dışındaki kriz bölgesi olarak tanımlanır.
Oysa bu ayrım tarihsel olarak oldukça yeni.
Bizans, Osmanlı, Habsburg, Rus ve Pers imparatorlukları boyunca Balkanlar, Karadeniz, Kafkasya, Levant ve Orta Asya arasında kesintisiz insan, mal, dil ve inanç hareketleri vardı. Odessa’dan İstanbul’a, Selanik’ten İskenderiye’ye, Lviv’den Tiflis’e, Halep’ten Saraybosna’ya uzanan ticaret ve göç yolları bugünkü bölgesel ayrımları tanımıyordu.
Karadeniz limanlar arasında dolaşan geniş bir iç denizdi.
Kırım Tatarları, Ermeniler, Rumlar, Yahudiler, Lehler, Ukraynalılar, Osmanlı tebaası ve Rus tüccarlar aynı ticari sistemlerin içinde hareket ediyordu. Yirminci yüzyılın milliyetçi sınırları bu çok dilli coğrafyaları parçaladı.
“Middle-East-Europe” kavramı bu unutulmuş ilişkileri geri çağırıyor. Ancak yeni bir birleşik bölge adı önerirken farklı tarihleri birbirine fazla yaklaştırma riski taşıyor.
Benzerlik, tarihsel eşitlik sayılamaz...

Sergiler geniş bağlamlar kurmayı sever. Çünkü sergi mekânı farklı coğrafyalardan eserleri yan yana getirebilir. Ancak yan yana gelmek, aynı hikâyeye ait olmak anlamına gelmez.
Bir harita üzerindeki yakınlık ile bir yaranın hafızası aynı şey değil!
Kyiv Bienali’nin güçlü tarafı, Ukrayna savaşını kendi ulusal sınırları içinde kapatmaması. Enerji altyapıları, doğalgaz hatları, silah ekonomisi, dijital görüntü teknolojileri, gözetim sistemleri ve göç rotaları üzerinden Avrupa’nın savaşla kurduğu maddi ilişkileri gösteriyor.
Almanya bu bağlamda tarafsız bir sergi mekânı değil. NordStream boru hatları, Rus doğalgazına bağımlılık, Doğu Almanya’nın Sovyet geçmişi ve savaş sonrasında değişen güvenlik politikası serginin Berlin’deki anlamını da belirliyor.
Alman sanayisinin ucuz enerji ihtiyacı ile Rus devletinin ekonomik gücü arasında kurulan bağ, savaş başladığında jeopolitik bir çıkmaza dönüştü. Bu nedenle Ukrayna savaşı Berlin’de uzak bir çatışma olarak görülemez. Şehrin evlerini ısıtan enerji, şirketlerin büyüme hesapları ve devletin yıllarca sürdürdüğü diplomasi savaştan ayrı değil.
Sergideki gökyüzü imgesi de teknoloji tarihine açılıyor. İnsanlık göğe ilk baktığında yıldızları takvim, yön ve tanrılar için kullanıyordu. Modern çağda gökyüzü ulusal egemenliğin parçası hâline geldi. Uçak, radar, uydu ve füze göğü askeri bir alana dönüştürdü.
Birinci Dünya Savaşı uçaktan atılan bombaların ilk büyük denemelerine sahne oldu. İkinci Dünya Savaşı şehirleri havadan yok etme stratejisini geliştirdi. Berlin, Dresden, Coventry, Varşova, Rotterdam ve Tokyo gökyüzünden gelen kitlesel ölümün hafızasını taşır.
Soğuk Savaş’ta Berlin’in göğü ayrıca hava koridorlarıyla bölünmüştü. 1948–49 Berlin Hava Köprüsü sırasında Batı Berlin’e yüz binlerce uçuşla yiyecek ve yakıt taşındı. Tempelhof pistleri kuşatma altındaki bir kentin yaşam hattı oldu.
Yıllar sonra aynı Tempelhof hangarları sığınmacılar için geçici barınma alanlarına dönüştü.
Bir zamanlar uçakların indiği yerde, başka ülkelerden kaçan insanlar beklemeye başladı.
Mekânın hafızası katmanlıdır, askeri gösteri, hava köprüsü, ticari seyahat, kamusal park ve mülteci barınağı aynı pistte birbirinin üzerine “yük yeri”ndeki gibi dizilir…
A Bird That Cannot Land başlığı Berlin’de bu yüzden şehrin kendi hava tarihini de harekete geçiriyor. Konamayan kuş, abluka altındaki kente yaklaşan uçakla, ülkeden kaçan mülteciyle, hava savunma sisteminden kaçan dronla ve sınırı geçemeyen insanla aynı gökyüzünde dolaşıyor.

KW katlarına tekrar döneyim. (Yazıdan sonra bienali gezecekler için en üst kattan aşağı doğru sıralanıyor bu kısımda eserler.) Aklımda kalan, önünde, etrafında daha çok durduğum işler:
Stefania Bodnia & Jack Dove — Echoes on a PorousGround, 2025
Donbas maden havzasının uydu görüntülerini taşıyan metal levhalar, toprağı yukarıdan seyredilen bir yüzey olmaktan çıkarıp titreşen bir bedene dönüştürmüş. Çelik, alüminyum, kül, kömür ve reçine gibi sanayi ile yeraltı arasında dolaşan malzemeler rezonatörlerle ses kazanıyor. Eser duymak için yaklaşmaya davet ediyor… Madenlerden çıkarılan mineraller önce ekonomiye, ardından silaha, altyapıya ve dijital teknolojilere karışırken Bodnia ve Dove yeraltı ile “bulut” arasında dikey bir hat kurmuş. Savaşın haritası gökyüzünden çekilmiş bir görüntüde başlıyor; fakat sesi toprağın içinden geliyor. Güçlü bir iş!
Anna Zvyagintseva — The Order of Things, 2015–
Anna Zvyagintseva, barış zamanında çizdiği sıradan hayat sahnelerini kaynaklanmış demir tellerle yeniden kurmuş,çocuğunu tutan bir kadın, pencere önünde dinlenen bir köpek, aynı odada bulunan insanlar… Ancak görüntüler tamamlanmıyor; çizgiler kopmuş, bazı parçalar duvardan ayrılarak yere düşmüş. Demirin dayanıklılığı, gündelik hayatın sürekliliğini korumaya yetmiyor. 2014 sonrasında başlayan iş, 2022’de sanatçının Kyiv’deki evinin vurulmasıyla başka bir gerçekliğe ulaşmış... Önceden çizgide temsil edilen kesinti, artık evin ve hayatın maddi hâli olmuş.
Tolia Astakhishvili — Morning Rituals, 2024
Tolia Astakhishvili’nin kâğıt, mürekkep, alçı, alçıpan ve pleksiglastan oluşan Morning Rituals’ı duvar, çizim ve beden arasında kararsız duran bir parça gibi görünüyor. Yüzeyleri eğilmiş, gerilmiş ve taşıdığı ağırlık altında biçim değiştirmiş. İngilizcedeki morning ile mourning arasındaki ses yakınlığı, sabah ritüellerini yasın tekrarlarıyla buluşturuyor. Uyanmak, yeniden başlamak anlamına geldiği kadar bir önceki günden kalan yükü tekrar bedene almak anlamına da gelmez mi?
Aykan Safoğlu — 1991, 2026
Aykan Safoğlu’nun zemine dağılan yapbozu, bir görüntünün yeniden kurulmasını bekleyen parçalarından çok, aidiyeti üzerinde uzlaşılamayan bir hayatın kalıntıları gibi duruyor. Eserin çıkış noktasında, 1991’de Kırım’daki Sovyet askerî tesisinden kaçıp Karadeniz’i aşarak Gerze’ye ulaşan beyaz balina Tichka’nın hikâyesi bulunuyor. Gerzelilerin “Aydın” adını verdiği balina Ukrayna’ya geri götürüldükten sonra yeniden kaçmış ve bir kez daha Gerze’ye dönmüştü.
Balina üzerinde bilimsel, askerî, ulusal ve yerel anlatılar yarıştı: Nereye aitti, kimindi, kaçışı özgürlük müydü, askerî eğitimin sonucu muydu? Safoğlu bu hikâyeyi çocukluk anıları, çizimler, yüzey izleri ve parçalanmış mozaik imgeleriyle bir araya getirmiş. Yapboz biraz da 1991’de dağılan Sovyetler Birliği mi?
Karadeniz’i geçen bir balina, bienalin konamayan kuşuna suyun içinden cevap vermiş. Sanırım bienalin en sevdiğim işi, Gerze’de doğan Usta Şair Güven Turan’a da keşke selam verseymiş dedim… “Görülmüş Kentler” kitabı idi sanırım, buradan ayrıca tavsiye etmiş olayım bu kitaptaki “Gerze” şiirini…

Eda Aslan — Tears Are Falling But Never Touching EachOther, 2025
Eda Aslan, Batı Asya’da yasın saklanmasıyla ilişkilendirilen gözyaşı şişelerini duvar boyunca uzanan cam tüplere dönüştürüyor. Türkiye’nin Akdeniz kıyısından alınmış deniz suyuyla doldurulan el üflemesi camlar, su buharlaştıkça içlerinde tuz izleri bırakıyor. Böylece gözyaşı ile deniz aynı kimyasal hafızada buluşuyor: İkisi de bedenden ya da coğrafyadan çekildiğinde geride tuz bırakıyor.
Gulnur Mukazhanova — Material as Memory, 2026
Gulnur Mukazhanova’nın mekâna özgü yerleştirmesi, Sovyet döneminde standartlaştırılmış Orta Asya kadife üretiminden kalan magenta renkli kumaşı mimari bir yaraya dönüştürüyor. Duvarları ve tavanı kaplayan kumaş yer yer sökülmüş; alçı, sıva ve yapı katmanları açığa çıkmış. Kumaş, tarihin yapıya yapışmış derisi gibi işliyor.
Kadifenin dolaşımı, İpek Yolu anlatısının romantik imgelerinden Sovyet sanayileşmesine, Kazak tekstil pazarlarından günümüz ticaret yollarına uzanıyor. Malzeme bu hareketlerin hiçbirini bütünüyle anlatmıyor; liflerinde üst üste biriktiriyor. Yerleştirmenin kızıl ışığı altında sergi mekânı bir oda, bir mağara, bir rahim ya da parçalanmış bir beden olarak algılanabilir kılmış...
Saodat Ismailova — As We Fade, 2024
Saodat Ismailova, Kırgızistan’daki kutsal Süleyman Dağı’nın görüntülerini yirmi dört yarı saydam ipek panel üzerine yayıyor. Görüntü tek bir yüzeyde sabitlenmediği için dağ, izleyici hareket ettikçe çoğalıyor, birbirinin içine geçiyor ve yeniden kayboluyor. Mekânda ilerlemek, görüntünün içinden geçmek kadar farklı zaman tabakalarının arasından yürümeye dönüşüyor.
Eser, güncel kayıtlarla 1929 tarihli arşiv görüntülerini üst üste getiriyor.
İpek perdelerin geçirgenliği, hafızanın çalışma biçimine karşılık vermiş gibi. Hatırlanan görüntü hiçbir zaman bütünüyle geri dönmüyor; başka görüntülerle karışıyor, siliniyor ve yeni bir biçimde beliriyor. Ismailova’nın dağı bu nedenle görünmek ile kaybolmak arasında nefes alan bir hafıza bedeni gibi…
Geta Brătescu — The Traveler, 1970
Geta Brătescu’nun Romanya’daki sosyalist dönemin kontrollü kültürel ortamında ürettiği The Traveler, seyahat edebilmek için yapılmış bir araçtan çok, hareketin imkânsızlığını taşıyan hayali bir yolcuya benziyor. Katlanabilir ahşap parçalar, kâğıt üzerine çizilmiş gözlerle birleşerek nesne, beden ve maske arasında duran belirsiz bir figür oluşturuyor.
Sınırların, seyahat izinlerinin ve devlet denetiminin belirlediği bir dünyada hayal gücü, kişinin taşıyabileceği en küçük ve en dirençli ulaşım aracına dönüşmüş.
Ülkeye girerken hangi sergiler diye soran pasaport polisine hediye etmek isterdim!
Yazı burada Brătescu’nun bir varıştan çok, kendine ayrılan sınırın dışını düşünme çabası olarak gördüğüm işi ile bitiyor.
Kyiv Bienali’nin kuşu umarım savaşların bittiği bir dünyada güvenle yere iner…


