Uzun süredir bağımsız bir sanat alanı olarak sanatçı gruplarının hem üretimlerini yapabilmelerine hem de eserlerini sergileyebilmelerine imkân tanıyan Barın Han, şimdilerde kadın, veri ve görünmez emek üzerine yoğunlaşan İnsan ve Makine sergisini ağırlıyor. İstanbul Blockchain Women ve WBN Türkiye organizasyonuyla hayata geçirilen sergi, teknolojinin gündelik hayatı kuşattığı bu çağda kadın bedeninin, kimliğinin ve emeğinin nasıl konumlandığını sorgulayan bir anlatı kuruyor.
Küratörlüğünü Prof. Dr. Merve Güven Özkerim ve Başak Burcu Apaydın’ın üstlendiği sergi, özellikle anonimlik kavramını merkezine alıyor. Sergi yapay zeka, veri yapıları ve teknolojik üretim süreçleri içinde kadın bedeni, kimliği ve emeğinin nasıl temsil edildiğini veya görünmez kılındığını sanat aracılığıyla sorgulayan dijital ve fijital üretimleri bir araya getiriyor.

Dijitalden Geleneksele Uzanan Bir Seçki
Sergide 25 kadın sanatçı ve sanatçı kolektifinin işleri bir araya geliyor: Ana Maria Caballero, Ganbrood, Begüm Tarako, Simon Hipkins, Özge Topçu, SS21.art, RAST & ASTRO, MHX, Dilara Başköylü, Serdar Yılmaz, Elçin Arpaçay, M. Yeşim Yorulmaz, Güzide Akkulak, Leyla Aliyeva, Burcu Berberler, Deniz Varlı, Aliye Erkurtulgu Ceylan, Sinem Ünal Gerdan, Nergis Kartal, Aslı Acar, Eda Seda Tosun, Duygu Aydemir ve Gül Ünlüçay gibi isimler, dijitalden heykele, sesten blokzincir temelli üretimlere uzanan geniş bir ifade alanı kuruyor.
Küratör Prof. Dr. Merve Güven Özkerim serginin küratöryel çerçevesini şöyle tarif ediyor:
“Önyargılar, anomali, görünmez emek ve anonimlik temalarına sahip olan eserlerin yer aldığı sergi mekânı Barın Han’ın tarihi dokusu, zanaat ve fiziksel emeğin izlerini taşıyor. Burada sergilediğimiz çağdaş dijital üretimler, geçmişin somut ve geleceğin soyut verisi arasında etkileyici bir karşıtlık sunuyor. İnsan ve Makine sergisi de tam bu karşıtlığın ortasında, kimliğimizi yeniden tanımlama çabası gösteriyor.”
Sergi küratörlerinden Başak Burcu Apaydın ise bu yaklaşımı şu sözlerle özetliyor:
“Teknolojiyi toplumsal dönüşümün bir kaldıracı olarak görüyoruz. Hayatın her alanına sızan algoritmaların insanın değerini ve emeğini gölgelemesine karşı, sanatı bir direniş ve farkındalık alanı olarak konumlandırıyoruz.”

Beden, Ses, Veri
Sergi, izleyiciyi şu sorularla karşılıyor: Yapay zekâ toplumsal cinsiyeti bir veri seti olarak mı görüyor, yoksa bir önyargı kalesi olarak mı? Makine öğrenirken biz neleri unutuyoruz? Kodların arasındaki anomali bir hata mı, yoksa yeni bir özgürlük alanı mı? Gerçeklik algoritmaya sığar mı? Veri yığınlarının arkasında kaybolan kadın emeğini kim temsil ediyor? Dijital dünya, görünmez kıldığı üretimin üzerinde mi yükseliyor?
Bu soruların izini, mekânın üst katında yer alan Begüm Tarako’nun Originless Echoes adlı yerleştirmesi sürüyor. Sanatçı, mekânı sabit bir ses alanı olarak değil, izleyicinin varlığıyla sürekli dönüşen bir ortam olarak kurguluyor. İçeri girdiğiniz anda bedeniniz yalnızca mekânda dolaşmıyor; algılanıyor, kaydediliyor ve bir ses manzarasına dönüşüyor.
Kadın sesinin tarih boyunca nasıl sınıflandırıldığına işaret eden bu katmanlı yapı, deneyimi daha da derinleştiriyor. Ses burada bir ifade olmaktan ziyade, çözülüp yeniden kurulan bir veri gibi işliyor.
Bu noktada serginin temel önermesi de belirginleşiyor: İzleyici yalnızca izleyen değil, aynı zamanda üretime dahil olan bir unsur. Varlığınız, bir veriye dönüşüyor.

Bedenin Çevirisi
Ana Maria Caballero’nun Mammal ve Echo Graph işlerinde sergideki bu kırılmayı bedene doğru genişletiyor. Şiir, hareket yakalama teknolojisi aracılığıyla jestlere ve dijital görüntülere dönüşürken, beden bir çeviri alanına evriliyor.
Caballero’nun yaklaşımı duygusallığı geri çekerek bedeni daha doğrudan bir düzlemde ele alıyor. Anlamın nerede başladığı belirsizleşiyor: kelimede mi, harekette mi, yoksa aradaki boşlukta mı?
Sergide küratöre ait iki eser de yer alıyor: Anatomi Dersi ve Aynadaki Venüs. Anatomi Dersi, Rembrandt’ın Dr. Nicolaes Tulp’un Anatomi Dersi tablosuna referansla, kimerik formlar üzerinden yapay zekâya dair kimlik ve etik meseleleri gündeme getirirken; Aynadaki Venüs, Diego Velázquez’in eserinden yola çıkarak kadın imgesinin tarihsel temsillerini yapay zekâ bağlamında yeniden düşünmeye açıyor. Her iki çalışma da, sanat tarihinden devralınan görsel kodların günümüz veri rejimleri içinde nasıl yeniden üretildiğini sorgulayarak, temsiller ile algoritmalar arasında eleştirel bir gerilim kuruyor.

Dilin Geri Alınması
Serginin başlangıç bölümünden çıkıp dışarı doğru ilerlediğimizde, Deniz Varlı’nın geleneksel referanslarla kurduğu üretimler dikkat çekiyor. Varlı’nın işleri, kadınlara yöneltilmiş aşağılayıcı dili tersyüz ediyor. Hayat Ağacı ve Küllerimden Doğarım, Yine Yeni Yeniden başlıklı çalışmalar, Anadolu’nun kilim motiflerinden beslenen bir görsel dil üzerinden kadınlık tarihini yeniden okuyor.
Sanatçı bu işlerde, kadınlara yöneltilmiş aşağılayıcı ve dışlayıcı söylemleri tersine çevirerek bir direnç stratejisine dönüştürüyor. “Yabancı kadın”, “öteki kadın” gibi olumsuz yüklemeler, burada yeniden üretilerek yaratıcı bir güce ve kolektif bir hafızaya evriliyor. Geleneksel formlar, bu dönüşümle birlikte yalnızca estetik bir unsur değil, aynı zamanda politik bir ifade alanına dönüşüyor.

Kimlik, Yazarlık ve Kurgu Arasında
SS21.art’ın işiyle birlikte sergi, kimlik meselesine doğrudan yaklaşıyor; isim sabit bir aidiyet olmaktan çıkarak yeniden yazılabilen ve karıştırılabilen bir yapıya dönüşüyor, anonimlik ise bir eksiklik değil bilinçli bir tercih olarak öne çıkıyor. MHX’in BIS ARTIFACTS işi, yazarlık meselesini makineyle birlikte düşünmeye açarak sabit bir görüntü yerine her karşılaşmada yeniden üretilen bir yapı kuruyor; sanatçı kuralları belirlerken üretim makineye bırakılıyor ve eserin sahipliği belirsizleşiyor. Rastorella & Astro’nun Junk Goddesses of Terra-9 işi ise post-apokaliptik bir kurgu içinde makinelerin “kadın” verisini keşfedip yeniden üretmeye çalışmasını ele alarak kadınlığı öğrenilen bir yapı olarak düşündürüyor ve bugünün algoritmik dünyasına dair güçlü bir alegori sunuyor.

Bakışın Kırıldığı Yer
Dilara Başköylü, In the Interval adlı çalışmasında kadın bedenine yönelen bakışı istikrarsızlaştırıyor. Figür sabitlenmiyor; sürekli dönüşüyor. İzleyici de bu dönüşümün bir parçasına dönüşüyor.
Feminist kuramdan hareketle bedenselleşmeyi katmanlı, geçirgen ve ilişkisel bir süreç olarak ele alan eser, erotik olanı figürden çekerek izleyicinin bakışındaki istikrarsızlığa taşıyor. Böylece şu soruyu gündeme getiriyor: Bakmak hangi koşullarda kontrol altına alınır ve ne zaman başarısız olur?

Kusurun İmkânı
Özge Topçu’nun Mis-Predicted Panoramas işinde ise, yapay zekânın kusursuzluk iddiasını bozuyor. Yanlış tahminler ve çarpıtılmış imgeler üzerinden kurulan görsel dilde, kusur bir eksiklik değil, yeni bir olasılık olarak beliriyor. Sanatçı, yapay zekânın “yanlış öğrenmesini” merkeze alan bir kurgu aracılığıyla algoritmik mükemmellik arayışını bilinçli biçimde altüst ediyor. Apofenik yanlış tahminlerle şekillenen bu panoramik manzarada, işlevsel formlar sürreal bir dönüşüme uğruyor: bir kale burcu kül tablasına, bir minarenin çatısı limon sıkacağına evriliyor.
Topçu, bu çarpıtılmış akıl yürütmeyi günümüzün dezenformasyon ortamının bir yansıması olarak sunarken, Veri Neolitiği’ni temsil eden topraktan bir kenti bir yemek masasının üzerine yerleştirerek alternatif bir algoritmik evren tasavvuru kuruyor.

Küçük Bir Not
12 Nisan’a dek görülebilecek İnsan ve Makine, insanların teknoloji ile kurduğu dönüşen ilişkiyi çok katmanlı ve disiplinlerarası bir anlatı üzerinden tartışmaya açıyor. Sergiye dair küçük bir not: Tüm bunların ötesinde sergi, farklı görünürlük düzeylerinden kadın sanatçılara alan açmasıyla da dikkat çekiyor; İstanbul’da sıkça karşılaşılan dar çerçevenin dışına çıkma çabası hissediliyor.


