Sanat kurumları sanatın merkezi olarak konumlandırılan İstanbul’da olmayı tercih ederken inisiyatifler, sanatın herkes için olduğu bilinciyle Türkiye’nin farklı coğrafyalarında varlık gösterebiliyor. İzmir’de 2018’den bu yana çalışmalarına devam eden Hayy Açık Alan, mekânı da olmasının avantajlarıyla sanatın her alanında üretime ve sergilemeye alan açıyor, Hayy Açık Okul oturumlarıyla, sanat alanında bilgi aktarımının sağlanmasına temel oluyor.
Hayy Açık Alan’ın kurucularından ve direktörlerinden Saliha Yavuz ile inisiyatifin hangi ihtiyaçlara hizmet ettiğinden, “merkez dışı” sanattan, inisiyatiflerin sürdürülebilirliğinden söz ettik.
Hayy Açık Alan’ı İzmir ve Türkiye’de hangi ihtiyaca karşılık olarak tasarladınız? Fiziksel bir mekânı olması sizin için ne ifade ediyor?
Hayy Açık Alan’ı 2018 yılında açmadan önce bir dizi buluşma organize ettik. Kültür-sanat alanında çalışan sanatçı, yazar, küratör ve galeri çalışanlarının yanı sıra alan dışından dostlarımızı da davet ederek, kültür-sanat ekosisteminin mevcut durumunu ve ihtiyaçlarını birlikte tartıştığımız; yatay ilişkilerle işleyen, paylaşımcı ve kolektif bir alanın nasıl mümkün olabileceğini düşündüğümüz samimi buluşmalar gerçekleştirdik. Şaraplı akşam sofraları ve kahvaltı masaları etrafında gerçekleşen bu görüşmelerde, daha önce kolektif çalışma ya da bağımsız kültür-sanat mekânı yürütme deneyimi olan kişilerle de bir araya geldik.
Bu süreçlerin sonucunda, üretime heyecanlandığımız İzmir’de açık bir alan ihtiyacını ve potansiyelini fark ettik. Profesyonel olarak sanat alanında çalışan ve sanatçı olmayan kurucular Ayşe Gür ve ben sanat üretimini ve yaratıcı düşünceyi merkeze alan; üretime odaklanan, dinlemeyi ve paylaşmayı önceleyen, kolektif karşılaşmalara alan açan bir yapı olarak Hayy Açık Alan’ı arkadaşlarımızın düşünsel, fikirsel destekleri ile başlattık. Başlangıcından bu yana Türkiye’nin farklı yerlerinden sanat kolektifleri ve görsel sanatlar dışı disiplinlerden konuklarla, sergi, atölye, konuşma, araştırma projeleri gerçekleştirdik. Bunları 8 senedir yapabiliyor olmamız ise mekânın genel giderleri dışında bir ekonomi gerektirmiyor olması tabi.

Fiziksel bir mekâna sahip olmak bizim için hem önemli imkânlar hem de sorumluluklar anlamına geliyor. Mekân işletmenin zorluklarının farkındayız; ancak kira ödemediğimiz ve mekânın ekonomik baskısını doğrudan taşımadığımız bir koşulda üretebiliyor ve paylaşabiliyor olmak herkes için büyük bir avantaj. Bu durum, enerjimizi sürdürülebilirlik kaygısından ziyade üretim ve birlikte düşünme süreçlerine yöneltebilmemizi sağlıyor.
“Mekânın varlığı, ortak bir alan kurmak ve paylaşımcı üretim biçimlerini mümkün kılmak açısından çoğu zaman belirleyici olabiliyor.”
Mekânın varlığı, ortak bir alan kurmak ve paylaşımcı üretim biçimlerini mümkün kılmak açısından çoğu zaman belirleyici olabiliyor. Özellikle İzmir’de, bağımsız sanatçıların üretimlerini sınırlandırmadan çalışabilecekleri ve karşılığında yalnızca topluluğun parçası olarak ortak emeğe katılımın beklendiği çok fazla alan bulunmadığını sanıyorum. Bildiğimiz örnekler de zaten Hayy Açık Alan gibi kolektif yaklaşımlar üzerinden varlığını sürdüren mekânlar.
Türkiye sanat ortamının İstanbul’la sınırlı olduğu yaygın kanısı hakkında ne düşünüyorsunuz? Sanat inisiyatifleri sanatın coğrafi ve demografik olarak yayılması ve yaygınlaşması konusunda nasıl bir rol oynuyorlar?
İstanbul’dan İzmir’e taşınmış ve bu kararı Hayy Açık Alan’ın varlığına ve potansiyeline duyduğum inançla vermiş biri olarak, Türkiye’de sanat alanının tarihsel ve yapısal olarak hâlâ büyük ölçüde İstanbul merkezli olduğunu düşünüyorum. İstanbul; kurum çeşitliliği, farklı ölçeklerde üretim ve sergileme imkânları, yerleşmiş sanat çevreleri ve uzun yıllara yayılan birikimiyle kültür-sanat alanında çalışan ya da bu alana ilgi duyan kişiler için gerçekten besleyici bir ekosistem sunuyor.
Bununla birlikte, sanatın tek bir merkezle sınırlı olamayacağını da deneyimleyerek görüyorum. Sanat üretimi ve karşılaşmalar çoğu zaman hareketle mümkün oluyor. Türkiye içinde yaptığım seyahatlerde, gittiğim şehirlerde mutlaka yerel bir inisiyatifle ya da kolektifle temas kurmaya, sergiler gezmeye, sanatçılarla tanışmaya ve yerel ölçekte üretilen programları takip etmeye çalışıyorum. Bulunduğunuz yerden çıkmadığınızda sanatın yalnızca belirli bir merkezde var olduğu hissine kapılmak kolay; oysa sahaya temas ettikçe farklı şehirlerde sürdürülen çok canlı, dayanışmacı ve özgün üretim biçimleriyle karşılaşıyorsunuz.
“Türkiye’de sanatın coğrafi ve demografik olarak yayılmasında çoğu zaman büyük kurumlardan ya da yerel yönetimlerden önce inisiyatifler hareket etti.”
Bu noktada sanat inisiyatiflerinin rolünün özellikle son 15 yılda çok belirleyici olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de sanatın coğrafi ve demografik olarak yayılmasında çoğu zaman büyük kurumlardan ya da yerel yönetimlerden önce inisiyatifler hareket etti. Küçük ölçekli ama esnek yapıları sayesinde yeni üretim alanları açtılar, sanatçılar arasında ağlar kurdular ve yerel bağlamla doğrudan ilişki kurabilen modeller geliştirdiler.

İzmir özelinde baktığımızda da güncel sanat ortamının görünürlüğünün ve sürekliliğinin büyük ölçüde bağımsız inisiyatifler ve kolektifler aracılığıyla oluştuğunu söylemek mümkün. Bugün belediyelere ait kültür mekânlarında gördüğümüz birçok yaklaşımın, programlama biçiminin ya da güncel sanat dilinin aslında önce bu bağımsız yapılar içinde filizlendiğini düşünüyorum. Bu anlamda inisiyatifler yalnızca alternatif alanlar yaratmakla kalmıyor; aynı zamanda bulunduğu şehirlerin kültürel altyapısını dönüştüren, yeni izleyici ve üretim ilişkileri kuran öncü yapılar olarak önemli bir rol üstleniyor.
Sanat inisiyatiflerinin belki de en zorlandığı konu finansal sürdürülebilirlik. Hayy Açık Alan bunu nasıl sağlıyor?
Sanat inisiyatiflerinin en çok zorlandığı konulardan biri kuşkusuz finansal sürdürülebilirlik. Hayy Açık Alan da bu açıdan istisna değil ama mekân sahibi olduğu için şanslı. Hayy’ın kurucuları olarak Ayşe ve Saliha, her ikimiz de kurumsal yerlerde çalışıyoruz ve Hayy Açık Alan’dan herhangi bir maaş ya da düzenli bir gelir elde etmiyoruz. Mekânı başından itibaren gönüllü emek ve dayanışma temelli bir yapı olarak sürdürmeye çalışıyoruz.
Kuruluşundan bu yana, farklı dönemlerde proje bazlı desteklerle faaliyetlerimizi gerçekleştirebildik. Anadolu Kültür tarafından yürütülen TANDEM programı, Roberta Cimetta Fund, SAHA Derneği Sürdürülebilirlik Fonu ve Kültür İçin Alan kapsamında aldığımız destekler, belirli projeleri hayata geçirmemize olanak sağladı.
Fonların olmadığı dönemlerde ise kendi aramızda oluşturduğumuz ortak kumbara hesabımızı kullanıyoruz. Davet ettiğimiz sanat emekçilerinin telifleri, prodüksiyon giderleri, seyahat ve konaklama masrafları ile mekânsal ihtiyaçları bu imkânlar ölçüsünde karşılamaya çalışıyor, yeri geldiğinde evimizde ya da arkadaşlarımızda konaklamaları sağlıyoruz. Elbette bunu ideal koşullarda değil, yıllık programımızı mevcut imkânlara göre şekillendirerek gerçekleştiriyor; zaman zaman kişisel katkılarımızla süreci destekliyoruz.
“Bugün geldiğimiz noktada Hayy Açık Alan; maddi ve hizmet destekleriyle varlığını sürdüren, profesyonel bir yaklaşımı korumaya çalışan ancak temelde iki kişinin karşılıksız emeğine dayanan bir yapı.”
Bunun yanı sıra farklı kurum ve dost ağlarından hizmet destekleri de alıyoruz. Lojistik, üretim, dokümantasyon, profesyonel fotoğraf ve video çekimi ya da küratöryel katkılar çoğu zaman dayanışma ilişkileri sayesinde mümkün oluyor.
Bugün geldiğimiz noktada Hayy Açık Alan; maddi ve hizmet destekleriyle varlığını sürdüren, profesyonel bir yaklaşımı korumaya çalışan ancak temelde iki kişinin karşılıksız emeğine dayanan bir yapı. Projeye ve programa bağlı olarak genişleyen, zaman zaman beş ila yedi kişiye kadar büyüyen bir ekip ile paylaşımcı ve kolektif üretimlere alan açmaya devam ediyor.

Hayy Açık Okul’dan söz etmeniz mümkün mü? Hangi ihtiyaca karşılık olarak tasarlandı?
Bir sanat galerisinde çalışırken, okulda nasıl da ihtiyacım olan pratik bilgileri, belgeleri öğrenmediğimi, ancak deneyimle öğrenebildiğimi, standartların olmayışını fark ederek bir seminer programı hazırladım. 2012 yılından beri sanatçılar ve sanat emekçilerinin hakları, alandaki aktörleri, ilişkiler, belgeler, misafir sanatçı programları, proje yönetimi, kültür-sanat alanında örgütlenme gibi konularda seminerler veriyorum. Bu seminerleri üniversitelerin güzel sanatlar fakültelerinde ve bölümlerinde ve en çok da bağımsız sanat programları, kurslar, inisiyatifler için veriyorum. Dolayısıyla, üniversitelerdeki akademik eğitim kapsamında ifade, temsil, iletişim, sansür, sanat hukuku, süreç yönetimleri gibi aslında sadece alana özel değil hayatta yetişkin bir varoluşa dair derslerin kısıtlı olduğu bilgisi; akademisyen arkadaşlarımın yaratıcı süreçlerde ne yazık ki gittikçe kötüleşen akademik sistem içinde limitli paylaşım alanlarının oluşu farkındalığı ile bir program oluşturdum.
“Kendi almak istediğim eğitimi, Hayy Açık Alan’ı takip eden, etkinliklerine katılan, yer alan parçası olmak isteyen deneyim anlamında genç arkadaşlarımızla paylaşmak üzere bir okul hayali kurdum.”
Bu aslında güzel sanatlar okullarında bazen eksik kalan ya da bu okullarda okumamış, okumayan kültür sanat heyecanlıları ve üretenleri için de bir alan ihtiyacının farkındalığıyla da oluştu. Samimiyetle, kendi almak istediğim eğitimi, Hayy Açık Alan’ı takip eden, etkinliklerine katılan, yer alan parçası olmak isteyen deneyim anlamında genç arkadaşlarımızla paylaşmak üzere bir okul hayali kurdum.
Program küratörlüğünü benim yaptığım Hayy Açık Okul bir koordinasyon ile gerçekleşse de paylaşımcı ve yatay bir düzende işliyor. Okulun öğrencileri aynı zamanda ekibi ve paylaşımcısı konumunda. SAHA Sürdürülebilirlik Fonu, Kitap Yurdu.com, Hitay Vakfı’nın desteklediği Temsil Halleri, Temas Halleri, Yaratıcı Haller ile Bor Sanat’ın desteklediği Tanışalım mı? bölümlerinin yer aldığı Hayy Açık Okul yıl boyu devam edecek bir program sunuyor. İzmir’den ve Türkiye’den farklı konularda uzman profesyonellerin yine alanın ihtiyaçlarını da gözeterek, kendi heyecanlandıkları, aktarmak istedikleri konulardaki dersleri önerdikleri, teorik derslerin hibrit, pratik derslerin fiziksel olarak Hayy Açık Alan, Yokuşun Başı, Kazı Print Studio / Darağaç Karargah ve sanatçı atölye bahçesinde gerçekleştiği, Kavanoz Studio tarafından sandviçlerle beslendiğimiz, katılımcılar için her şeyin ücretsiz olduğu bir programla 2026 yılının tamamında gerçekleşiyor. Herhangi bir ön koşul olmadan herkesin katılabileceği program, pratik derslerde yürütücünün önerdiği bir koşul varsa başvuru formları ile paylaştığımız süreçlerle işliyor. Okul programı boyunca Üst Kat isteyenin işini yerleştirebildiği, belli periyotlarla değişen, okulda öğrendiklerimizi deneyimlediğimiz açık sergiler alanı, Alt Kat ise müsait olduğu her an açık atölye olarak kullanılıyor.

Programda atölye yürütücülerine yine hak ettiklerinin çok altında bir telif ödemesi yapılıyor, seyahat ve konaklama masrafları karşılanarak, katılımcıların ve yürütücülerin malzeme ihtiyaçları ile ağırlanmaları karşılanıyor.
Programın değişken detaylarını Hayy Open Space websitesinden inceleyebilir, instagram hesabından takip edebilir, haberdar olabilirsiniz.
Türkiye’de -hatta Osmanlı’ya dayanan bir zaman diliminde- sanat inisiyatifleri büyük bir önem taşımış, taşıyor. Geleceğini nasıl görüyorsunuz inisiyatiflerin? Finansal sürdürülebilirlik konusunda yaşanan zorluk nasıl aşılıp, sürekli bir üretim alanları olarak varlıklarını sürdürebilirler?
Sondan başlayalım. Kültür-sanat inisiyatifleri ve kolektifleri kültürel ve ekonomik bir değer gördüğünde zorluklar aşılıp, sürekli üretim alanları olarak varlıklarını sürdürebilirler.
Sanat üretiminin çoğu zaman resmî kurumlardan ziyade bir araya gelme pratikleri, dayanışma ağları ve ortak üretim arzusu üzerinden geliştiğini düşünüyorum. Çünkü paylaşma ihtiyacı sanatın olmazsa olmazı. Kendini ötekine anlatma, iletişim ve bağ kurma aracı. Bu nedenle inisiyatiflerin geçici yapılar değil, sanat alanının sürekliliğini sağlayan temel aktörlerden biri olduğunu düşünüyorum.
Bugün inisiyatifler, sanat alanında yeni düşünme biçimlerinin, deneysel üretimlerin ve alternatif çalışma modellerinin ortaya çıktığı yerler. Bunu özgürce gerçekleştiriyorlar. Kurumsal yapıların çoğu zaman alamadığı riskleri alabiliyor, genç sanatçılara ve farklı disiplinlere alan açabiliyorlar. Bu anlamda gelecekte de varlıklarını dönüşerek, yeni yönetişim ve ekonomik modeller yaratarak devam edeceklerine inanıyorum; çünkü paylaşma ve birlikte olma ihtiyacı her zaman devam ediyor.
“İnisiyatiflerin geleceğini, iş yapma biçimlerinde daha yatay, şeffaf ve profesyonel, kolektif ruhunu koruyan, yerel bağları güçlü ve birbirine temas eden yapılar olarak var olmalarını umuyorum.”
Sürdürülebilirlik kavramının Türkiye’de ülkenin realitesi içinde haksız bir biçimde abartıldığını düşünüyorum. Bir sanat inisiyatifi ekonomik, organizasyonel ya da duygusal nedenlerle de bitse, görevini yerine getirmiş olduğu ve her şeye rağmen varlık gösterdiği için önemli bence. Bugün birçok inisiyatif büyük ölçüde gönüllü emekle ayakta duruyor ve bu durum uzun vadede tükenmeye yol açıyor. Finansal sürdürülebilirliğin yalnızca proje bazlı fonlarla çözülmesinin yeterli olmadığını düşünüyorum. Daha uzun vadeli destek modellerine, bağımsız kültür-sanat alanlarını tanıyan kamusal politikalara ve yerel yönetimlerin süreklilik gözeten iş birliklerine ihtiyaç var. Aynı zamanda inisiyatiflerin birbirleriyle kurdukları dayanışma ağlarının güçlenmesi de önemli; bilgi, mekân, ekipman ve görünürlük paylaşımı sürdürülebilirliği doğrudan etkiliyor.
Belki de gelecekte inisiyatiflerin gücü tam olarak burada olacak: rekabetten ziyade dayanışma üzerinden çalışan, esnek ama birbirine bağlı ağlar kurabilmelerinde. Çünkü sanıyorum çoğu zaman bir inisiyatifi ayakta tutan şey finansal kaynak değil; ortak emek, güven ilişkisi ve birlikte üretme isteği oluyor. Bu nedenle inisiyatiflerin geleceğini, iş yapma biçimlerinde daha yatay, şeffaf ve profesyonel, kolektif ruhunu koruyan, yerel bağları güçlü ve birbirine temas eden yapılar olarak var olmalarını umuyorum.


