Hikâyenin "Punk"ında mısınız ? -
Bünyamin Bozkuş, Sükunet (detay)

Hikâyenin “Punk”ında mısınız ?

Bünyamin Bozkuş’un etkileşimli, elektronik ve geri dönüşüm ruhlu soyut heykelleri, İstiklâl Caddesi’ndeki Elhamra Pasajı’nın altıncı katında yer alan Karşı Sanat’ta izleyiciyle buluşuyor. “Elektro Punk Biotop” başlıklı sergi, Bozkuş’un “çok basit organizmalar” olarak tanımladığı ve izleyiciyle etkileşim kurabilen yapıtlarını bir araya getiriyor. Sergi küratörü Ekmel Ertan, bu üretimleri “tersinmiş yaratım düzeninde tanrısını yöneten kullar” olarak yorumlarken; sanatçı, günümüz sanat ve teknoloji evrenine dair güncel ve eleştirel okumalarını bu işler üzerinden görünür kılıyor.

/

Hani yeni sezon, yeni yıl başladı da kar altında kâr amacı gütmeyen, ama illa “cool”sergi arıyoruz ya; işte sıfırın altındaki sürprizleriyle Beyoğlu Elhamra Pasajı’na konuşlu Karşı Sanat Çalışmaları’nda (1) bu meyanda bir sergi başladı. Küratörlüğünü Ekmel Ertan’ın (2) üstlendiği sergi, sanatçı, yazar Bünyamin Bozkuş’un (3) yaratıcılığını gün ışığına çıkarıyor. Aslında böyle de yapmayıp, onları kendi “habitat”larında birbirine, alacakaranlıkta, keşfe açık birer uzay içinde emanet ediyor. Gerisi, ziyaretçinin merak, keşif ve belgeleme ihtiyacıyla ortaya çıkıyor. Özellikle, serginin broşüründeki edebî ve kavramsal bütünlük de, sırf telefon belleklerine değil, çıkarken cebe de girmeyi unutmuyor.

Mıncıklanmış basın bülteni Türkçesi’yle, şuraya “Post-it” rehavetiyle yapıştıralım: “Bozkuş, âtıl, modası geçmiş, kullanımdan kalkmış, işlevsizleşmiş elektronik devre elemanları, mekanik parçalar, çeşitli buluntu nesneler veya nesne parçalarıyla, iş hanının altıncı katına konuşlu Karşı Sanat’ta bir tekno-biyotop kuruyor.”

Serginin Adı: Elektro Punk Biotop

Serginin biçimsel DNA’sına göre, sanatçının atölyesindeki transistörler, kapasitörler, dirençler, ledler, motorlar, dişliler, kablolar, borular, tüm atıl ve atılmış nesneler, onu tabii ki öngörülemeyen, kendi kurallarını oluşturan organik bir yaşamı inşa etmeye mecbur ediyor. Sergidekiler için, kesinlikle arşivlik ortak kalem bültene bakınca, küratör Ertan’ın tabiriyle, “Tersinmiş yaratım düzeninde tanrısını yöneten kullar,” ifadesi baş köşeye koyuluyor. Sergi fanzininde birer altyazı gibi belgelenen sanat eserleri, “Unutulmuş bir köşede kök salan biyolojik organizmalar gibi, bu kez biyolojik olmayan organizmalar kendi yaşam alanlarını kuruyorlar.”

Ezcümle, mekândaki alacakaranlık, cıvıldak direniş alanları, ziyaretçiyi işler arasında birbirine yollayarak, elektronik bir kamusal alanın hem anahtarları ve hem de kilitlerini onların ellerine bırakıyor. Küratör Ertan’ın tabiriyle, “Bozkuş’un bitkilerden böceklere, melez yaratıklardan şehir metaforlarına uzanan makine / robotları steampunk ile cyber-punk’un kavram alanlarını ve estetiklerini harmanlayan özgün bir dünya kuruyor.”

Biz de hal böyle iken, sanatçı-yazar Bozkuş ve küratör, eleştirmen ve yazar Ertan ile, sergi çıkışı üzerimize çullanan doğaçlama soruların içini baş başa açıp, bakmaya çalışıyoruz.

Bünyamin Bozkuş, Elektro Cin

Sizi buluşturan ilk fikirler, neyle aydınlandı?

Bünyamin Bozkuş (Sanatçı, yazar): Üç senelik bir inziva sonu, “Elektro Habitat” adını verdiğim bir iş ortaya çıkarmıştım. Yeni bir şey deniyordum; kullandığım malzemeleri kullanan kimseyi tanımıyordum.

Artistanbul Feshane’de, Ekmel ile tanışıp, işlerini görünce çok mutlu oldum. Habitat üzerine Varlık dergisinde  bir yazı yazan Prof. Nilgün Tutal’ dan sonra, ilk defa benim alanımdan birisi, ne yaptığımı ne yapmaya çalıştığımı anlamıştı. Feyyaz Yaman ve Ekmel’in ilgi ve onayı benim keşfettiğim alanda çalışmaya devam etmemi sağladı. Sonunda, ilk sergiyi açtık.

Ekmel Ertan (Küratör, eleştirmen): Karşı Sanat Çalışmaları tarafından koordine edilen Artİstanbul Feshane’nin açılış sergisi, Ortadan Başlamak‘ta, Bünyamin’in işini gördüğümde, hayran kalmıştım. Hem elektronik devre atıklarını medyumu haline getiren bir heykel sanatçısı olarak yaratıcılığı, hem de heykel sanatçısı olarak, elektroniği kullanmadaki bilgi ve becerisi ile, farklı bir form ve anlatı kuruyordu.

Bir seferinde, benim de küratörlerinden biri olmam dolayısıyla sık sık zaman geçirdiğim o sergide, işlerini tamir ederken kendisini buldum. Hem etkileşimi olması hem de temsil gücü ile izleyicinin ilgisini çeken işi, böcekleri yakalamaya, çiçekleri koparmaya çalışan izleyiciler yüzünden sık sık hasar görüyordu.

Sonra atölyesine gittiğimde, dağarcığının çok daha geniş ve zengin olduğunu gördüm. Her defasında bir olanak ortaya çıktığında işlerini sergilemek istedim, sonunda bu sergi ile izleyicinin karşısına çıktık. Bu, Bünyamin’in de bu işleri sergilediği, ilk solo sergisi oldu.

“Her Şey Çok Hızlı Değişiyor”

Sergi teması size ne çağrıştırıyor? Ben, özellikle Philip K.Dick, Ursula K.Le Guin ve geleceğin felsefesini yazmaya yeltenen Zizek veya Virilio ile, Asimov, Orwell ve Baudrillard gibi zihinlerin hayaletlerini, bu sergide gördüm.

BB:  Gelecekle ilgili öngörülerde bulunmak için bugünle ilgili yeterli bilgiye sahip olmak gerekiyor. Bugünün bilgisine tam olarak sahip olmak mümkün değil. Her şey çok hızlı değişiyor, özellikle teknoloji çok hızlı…  birileri doğru dürüst temiz bir enerji kaynağı bulabilecek ve dünyayı rahatlatacak mı? Yoksa dünyayı yöneten ergenler anlama kıtlıkları ihtirasları ve aç gözlülükleri ile bir kez daha yaratmaya başladıkları rezilliği toplu bir savaşla mı sonlandıracak?

Bir de başımıza, yapay zekâ diye bir şey çıktı. Faydalarını göz ardı etmeden ama eleştirirken, gericilikle suçlanmayı göze alarak söylüyorum. yapay zekâyı, şimdilik manipüle edebildiğimizi düşünüyor, bütün hayatlarımızı içine tıkıştırdığımız bilgisayarlarımızın, cep telefonlarımızın içerisine girip dolaşmasına izin veriyoruz, onunla evlenenler bile çıktı. Buna dayanarak bir gelecek tasarlayalım. Diyelim ki, bir gün bilim insanları “konnektör” denilen şeyi çözdü, kuantum bilgisayarların saçmalamadan çalışmasını da başardılar. “Yapay Abi” tam olarak tekâmül etti. Onun kişisel bir tarihi olacak mı? Bir insan ya da kedi gibi gerçekten bağımsızca öğrenecek deneyimleyecek mi? Bedeni olmadan acı çekmenin, haz almanın, âşık olmanın, yalnızlığın insanca duygusuna vakıf olabilecek mi?

Bedensiz silikon çiplerin içinde var olan bir zihin, sadece titreşen elektronların ürettiği elektromanyetik dalgalarla var olan bir bilinç kameralar ve çeşitli sensörlerle çevresini, doğayı, evreni algılayan bir bilinç hangi bireysel tarih içinden olan biteni yorumlayacak? İnsan soyunda empati eksikliği baş göstermişken güçlü bir silikon yığınından ne beklenir? Asimov’un robot kuralları işe yarayacak mı?

Eğer, sizden bağımsız bir bireysem, benim hakkınızda ne düşüneceğimi, nasıl düşüneceğimi belirleyemezsiniz! Ben her şeyi kendim öğrenebilir iken, karar verebilir iken, size bağımlı kalmamı sağlayacak reçeteleriniz yoksa, tehlikedesiniz; varsa, sizin kim olduğunuz daha da önemli olmuyor mu? Neredeyse tanrısal bir zihni yöneten bir insan, bir insan grubu, nasıl bir şeydir?

Bu, bir gelecek tasarımı değil; bugüne ait ve tarih boyu olan bir şey. Sadece, iktidar sahiplerinin araçları değişiyor, evrimleşiyor. İktidar sahipleri, her zaman tanrının zihnini ve dolayısıyla elini kullanıyor.  Bilgiyi toplayıp, işliyorlar; nasıl kullanabileceklerini görüyorlar ve kendi yararlarına kullanıyorlar; derlenecek, işlenecek bilgi arttıkça, bilgiyi daha verimli toplayıp, daha verimli analiz eden yeni bir sistem ve bir iktidar türü doğuyor.

Sorun şurada: yapay zekâyı biz insanlar yaratmıyoruz. Onu bazı insanlar yaratıyor, ortaya büyük sermaye koyuyorlar ve karşılığını alacaklar, bu sadece para olmayacak… İktidarların toplumun tamamının üretim gücüne ihtiyaçları kalmadı, sıradan insan artık ölebilir; mesele değil. Bizler ise, teknoloji ile, Yapay Zekâ ile bir tüketim ilişkisi içine giriyoruz. Sanatçılar tam olarak nasıl işlediğini bilmedikleri algoritmalarla, Yapay Zekâ editör programlarıyla büyük sermayenin milyon dolarlık ekranlarından insanlarda bir vecd hali yaratacak olan gösteriler yapmaya koyuldular. Her şey çok havalı çok teknolojik…

Ama, metropolün ortasında, Tarlabaşı’nda, Dolapdere’de, Balat’ta, insanlar plastik pazar kasaları yakarak ısınmaya çalışıyor; ekmekten daha ucuz bir kimyasal uyuşturucu ağı, nükleer serpintinin yerine geçti. Etkisi katman katman yukarıya doğru tırmanıyor. Yapışıp kaldığı cep telefonlarıyla “trans-human” çoktan göründü. “Androidler elektrikli koyun rüyaları görmeye” (ki Philip K. Dick romanına referanstır,) başladılar bile. Dünyayı büyük şirketler ve onlarla birlikte mafyalaşan, haydutlaşan hükümetler yönetiyor. Öngörecek bir şey kalmadı. Zaten, kâhinlik yapmaya da gerek yok; öngörmek yerine müdahale etme zamanı! Nasıl mı? Hiç olmazsa bizler, Ursula’nın önerdiği gibi, teknolojinin ne olduğunu, ne olabileceğini anlayan birer insan olarak kullanalım. Birer Android olarak değil!

“Her Sergi gibi Politik”

EE: Doğru (Evrim), sorunda bize bu saydıklarının bir kısmı ile, doğrudan bir kısmı ile biraz çaba göstererek ilişkilendirilebilir. Ben, tema metni ve Bünyamin’in işleri üzerine yazdığım yazıda, daha çok “steampunk” ve “siberpunk” estetiği ile kurduğu bağ üzerinde durdum.

Oralardan yola çıkarak, serginin adını da “Elektro Punk Biyotop” koydum. Steampunk, siberpunk ve üst başlık olarak, Punk estetik formlara atıf yapıyor olsalar da, aslında dünyaya dair bir okuma ve buna karşı geliştirilen bir tavrı ifade ediyorlar. Bu tavır, Bünyamin’in işlerinde punk estetiğiyle ortaya çıkıyor, bu yanıyla da —aslında her şey ve her sergi gibi—politik.

Elbette aslolan politik olarak nerede durduğu, hangi referanslara dayandığı ve külliyen ne söylediği. Punk’ın kendisi bir direniş kültürü ve bir politik bir duruş. Steampunk ve siberpunk da öyle; Bünyamin’in işlerinde teknoloji kullanımı sayesinde bu ikisine doğrudan referans vermek mümkün. Pırıl pırıl teknolojik cihazların, nano boyutlara inmiş devre elemanlarının, Yapay Zekâ’nın zamanında anakronik teknoloji kullanımı ile; bakır, pirinç gibi malzemeleriyle; çarklar, pistonlar, akışkanlarla kurduğu mekanik çözümleri ile steampunk; yine kullandığı eski —dolayısıyla— erişilebilir teknoloji ile, o teknolojiyi kullanarak ürettiği hikâyeler anlatan mekanizmalar ve anlattığı hikâyelerle, böceklerden insansı robotlara, “kendin yap” anlayışıyla ve düşük teknolojilerle  yüksek teknolojilere yönelen kavramsal müdahalesiyle, siberpunk. Tümüyle distopik bir bilimkurgu; ama öte yandan da müdahale gücü ve cesareti ile, ayrıksı ve eğlenceli halleri ile, umut veren dünya hali.

Bünyamin Bozkuş, Mekatropolitik Zamazingo (detay)

Bu, postmodern bir sergi midir, değilse neden?

BB: Yaptığım işlerin postmodern olup olmadığını söyleyebilecek kadar kuramlar konusunda yetkin değilim. Aslında çok da ilgilenmiyorum. Ama şunları söyleyebilirim. Bir taraftan, zihnin yanında elin ve gözün yoğun emeği yani zanaatkârlık tarafı bu denemeleri postmodernist sanat biçimlerinden biraz uzaklaştırıp modernizm öncesine kadar götürüyor. Diğer taraftan kendi yaşam tarzımı kurarken (yaptığım iş kaçınılmaz olarak bunun içinden çıkıyor) merakımdan ya da maymun iştahlılığımdan çok fazla düşünsel ve pratik alan taradım hiçbirinde uzmanlaşmadım yani bir tarzı ya da mesleği benimsemedim, hayatımı sanat işlerinden kazandım ama, kendimi sanatçı olarak da tanımlamadım. Yaptığım şey, dünyayı, doğayı ve insan soyunu anlamaya çalışmak ve bundan haz almak. Sanırım, benim gibi tiplere modernizm sonrası insan diyorlar. Yaptıklarıma da bu yüzden postmodern denilebilir mi bilmem.

EE: Postmodern bir sergi nedir, tam bilememekle birlikte; Bünyamin’in işleri için, zamanın aitliği açısından postmodern diyebiliriz. Eski ve atık elektronik malzemeyi kullanması bir tercih ve giderek doğadan ve toplumdan daha fazlasını talep eden dev teknoloji şirketlerine, hakim teknoloji söylemine ve onların inşa ettiği hayata bir karşı duruş.  Bir yandan post modern, bir yandan Meta söylemleri reddederek meta şirketlere yer açan postmodernizme içeriden bir reddediş.

Eski teknolojilerle yarattığı özgün medyumu aracılığıyla teknolojiyi ve teknoloji ile yaratılan gerçekliği sorgulaması ile; tematik olarak aynı merkezde kalarak daldan dala atlayan sorularının ve tahayyüllerinin çeşitliliği ile, postmodern. Öte yandan, modernden postmoderne uzun geçiş sürecinin kavramlaştırmaları olan punk, steampunk, cyberpunk ile kurduğu ilişki ile hala modernin sınırlarında olduğunu da söyleyebiliriz. Post-hümanist yanıyla, yani basitçe, insanı merkezden iten, teknolojiyi, doğayı ve nesneyi eş düzeye, yan yana koyan temsilleri ile, Postmodern.

“Melezleşme Bence Bir Evrim”

Serginin vurguladığı melezlikten gidelim. Bu, bir evrim hali mi, yoksa her mânâ ve yönden, esirliğin biçimi mi? Tabii sorumuz, referansınız olan ‘Robot’un isyanı olasılığı adına da düşünülebilir.

BB İnsan zihni gelenek, inanç, ideoloji, bilim ve sanatın güncel hallerinden bağımsızlaştığı ölçüde, çocuk olarak kendi oyununu oynayabiliyor. Uzmanlaşmaya gerek duymadan birçok üretim alanının bilgisini, malzemesini ve düşünme yöntemini herhangi bir fayda gözetmeden oyun oynamak için kullanabiliyor. Bu disiplinsiz oyun sırasında, kaçınılmaz olarak melez varlıklar ortaya çıkıyor. Melezler ise, yeni olasılıkların gen havuzunu büyütüyor. Süregiden evrimin ihtiyaç duyduğu şey bu. Yeni genler.

EE: Sergide melezliği vurguluyor olman, bir önceki soruya da referans veriyor; melez ve postmodern. Melezleşme bence bir evrim, sanırım Bünyamin de farklı düşünmüyor. Aksi olsa, böyle bir dünya yaratmaz, insan olmayan tüm bu şeylere verdiği temsil gücünü vermezdi.

Bünyamin Bozkuş, Merhamet

Geri dönüşüm fikri ve eylemi, bu serginin alaca ‘aydınlığından’ bakınca, siyaseten hangi pozisyondadır? Zira, serginin en önemli aygıtlarından biri de etkileşim, yankı, gölge olarak öne çıkmakta, ne dersiniz ?

 BB: Benim yaptığım, tam olarak geri dönüşüm sayılmaz. Meselem geri dönüşüm sanatı yapmak değil. tamamen kullanılmış atık malzemelerle çalışmıyorum. Zaten geri dönüşüm romantik bir iş. Sürekli satabilmek için yeni şeyler çıkaran ve abartılı üretim yapan elektronik endüstrisinin yarattığı kirliliğe ve hatta yeni ham maddeler için yeni savaşlara yol açacak olmasına karşı yapabileceğim hiçbir şey yok. Yolda yürürken atılmış Çin üretimi, elektronik bir zımbırtıya basarsınız mutlaka. Yani bir şeylere dikkat çekmeye çalıştığım da yok.  Bunların geri dönüşümü için iyi kötü bir endüstri mevcut. Yoksullar onları toplayıp ayrıştırıp patronlarına para kazandırıyorlar.

Yaşanmışlığı olan malzemeyi seviyorum; zaman onlara ruh veriyormuş gibi geliyor.  Ayrıca elektronik malzemelerin boyutları mikroskobik düzeye indi. İstediğim boyut renk ve biçimde yeni malzeme bulmam zor. Vintage elektronik bileşenlerin bir estetiği var.  (Vakum tüplerini düşünün; onları da toplayıp biriktiriyorum, vakum tüplerini istediğim amaçlar için çalıştırabilecek, işlevlerinden yararlanabilecek kadar bilgi sahibi olduğumda, onlardan güzel işler çıkacaktır.)

Hurdacılardan topladığım mekanik parçaların ve elektronik bileşenlerin yaptığım işlerin üretim sürecinde farklı bir payı var. Bazı parçalara rastlıyorum, ya kafamdaki işe tam olarak oturuyor; ya da kafamdaki işi dönüştürüp geliştiriyorlar. Bazen bana bir şey esinliyor, yeni bir fikir oluşmasını sağlıyorlar. Sanatta bir işi baştan tüm ayrıntılarıyla tasarlayarak üretmek ya da ürettirmek, bana göre değil. Aslında her şey tasarımdan sonraki inşa etme süreci içerisinde gelişir, bu yüzden, sanatçının zihni kadar elleri de önemlidir.

Eğer bir işi en baştaki tasarıma göre imâl eder, ettirirseniz, inşa sırasında farklı gelişmelere yol açabilecek tüm olasılıklara kapıları kapatır işi bir anlamda eksik bırakırsınız. Bu yüzden hazır, başkaları tarafından üretilmiş malzemenin ve özellikle teknolojik araçların olanaklarına bağlı kalmak ya da kullanılan  malzemenin biçimini rengini baştan belirleyerek ilk fikrin buyruğunda tutmak, işi yoksullaştırabilir. (Tabii, eğer nesnelerin yerlerini değiştirip, onlara farklı anlamlar yükleyerek çalışmıyorsanız !)

“Sanat Haz Veren bir yolculuk”

Sanat sadece bir tasarım işi değildir. Bana göre, Sanat üretimi elin, gözün, zihnin birlikte çıktığı macera ve keşiflere açık, haz veren bir yolculuktur. Bu yolculuğa, malzemeyi bulmak, keşfetmek, dönüştürmek ve imâl etmek de dahildir. Benim heykel denemelerimde, etkileşim kaçınılmaz bir şey. İşin doğası gereği kendiliğinden ortaya çıkıyor. Demek istediğim, yaptıklarıma çok basit organizmalar, diyebiliriz, karşınızda bedenini iç organlarını görebildiğiniz ve basitçe bilgi işleyebilen bir varlık var; elektronik devrenin olanakları da, sensörler ışığa duyarlı dirençler sayesinde dış dünyadan basit veriler almasını ve ışık, ses, hareket ile tepki vermesini sağlayabiliyor. Neden izleyiciyle basit de olsa bir iletişim kurmasınlar? Böylece iki taraf da edilgenlikten kurtuluyor: Sanatla insanın arasına mesafe koymaya ne gerek var?

EE: Sergi veya Bünyamin’in üretimi – bence – geri dönüşüm üzerine değil. Eski ve eskimiş teknolojik materyalleri ve atık malzemeleri kullanması, ancak onlarla kurabileceği anlatının gereği. Geri dönüşüm, ilerici bir pozisyon değil. E, gerici bir pozisyon da değil, tam tersine daha tehlikeli, ilerici gibi görünen – statükocu – bir aldatmaca.

Geri dönüşüm – her ne kadar uygulamada bir işe yarasa da – bir çözüm değil; çözüm, bazı şeyleri hiç dönüştürmemek. Bu bağlamda, Bünyamin’in işleri geri dönüşümle ilgileniyor, onlar teknoloji marifeti ile zorunlu hale gelen gelişime, bu gelişimin aracı ve göstergesi yeniye, yeninin zorunlu kıldığı, gerçek bir ihtiyaç olmadan dönüştürmeye, sürekli üretime, ve böylesi bir ilerlemeye dair bir eleştiri. Etkileşim, bu işlerin önemli bir unsuru, zira etkileşim nesneleri canlandırıyor, onları özneleştiriyor, fail haline getiriyor. Yusufcukla, cırcır böceği ile otlar ve çiçeklerle iletişim kuruyorsunuz. Etkileşim, sizi ve sergideki eserleri —nesneleri— aynı, eş düzleme taşıyor. Bu yanıyla post hümanist.

Özellikle dikkatinizi çekmek isterim ki, bu “yeni medya” olarak bildiğimiz, bugünün teknolojileri ile üretilen sanat işlerindeki etkileşim değil. O işlerin çoğundaki etkileşim,  insan-makine etkileşimidir (HMI); bu etkileşim, bir tür kontrol arayüzüdür.

Siz ve makine, aynı yatay zeminde değilsinizdir; karşınızda bir bilgisayar, mikrodenetleyici, vs. olduğunu bilirsiniz ve gücün sizde olduğunu da. Bünyamin’in evreninde, karşınızda bir bilgisayar, vs. yoktur, doğrudan empati kurduğunuz bir tür Yusufçuk, Cırcır Böceği, vb. vardır; gücü size devretmez veya bırakmaz.  Etkileşim, eşitler arasına iner; eş bir düzlemde, o Yusufçukla, eğlenceli bir diyalog başlatırsınız.

Bünyamin Bozkuş, Humanoid 2 (detay)

Üç Boyutlu Bir Labirentte Gezinmek

Tarihi, üstelik Doğu aklından çıkan mücevher tasarımları da içeren bir sergi, bilim-kurguyu geleceğin bir tür oyuncağı olarak da tasvir ediyor diyebilir miyiz?

BB:  Evet, geleneksel sanatlara motif ve bezemelere duyduğum ilgi işlere yansıyor olabilir. Ama özellikle, telkâri sanatının basit bir biçimini kastettiğinizi düşünüyorum. Bir elektronik devreyi, devre kartı kullanmadan iki ya da üç boyutta biçimlendirirken, telkâri benzeri bir şey ortaya çıkıyor. Bunu, bilinçli olarak yapmaya çalıştığım işler de oldu. Yani devreleri doğu motifleri oluşturacak biçimde kurmak. Telkâriden farkları ise onun gibi simetri üzerine kurulu bir estetikten öte mantıksal bağlantılarla işleyen bir devre oluşturmaları.

Aslında, sergideki bütün işlerde olan bir şey ama, ‘ikiz böcekler’de özellikle üzerine gittiğim bir biçimlendirme şekli.  Elektronik bileşenlerin renklerini, biçimlerini ve onların arasındaki bağlantı tellerini, formu oluşturmak için kullanıyorum. Her bir heykelciği oluşturan bileşenlerin tamamı devreye dahil ve çalışıyorlar, bir böceğin kanadını koparırsanız ya çalışmayı durdurur ya da çalışma şekli değişebilir. Biraz teknik olacak ama, bir devrede gerekli olan, sözgelimi 100 kilo ohm bir direnç yerine 10 tane 10 kilo ohm direnci seri ya da 10 tane 1 megaohm direnci paralel bağlayarak ve o bağlantılara şekil vererek, istediğim direnç değeri ve istediğim formu elde ediyorum. Aynı şey kondansatörler için de geçerli. Cendere sanat müzesindeki sergide, gövdesi, boynu ve kanatlarındaki tüyler beş farklı değer için yapılandırılmış, paralel bağlı çalışan kondansatörlerden oluşan bir kuş var.

Ayrıca bileşenlerin konumlarını ayarlıyorum. Meselâ, devrenin aktif bileşeni kuyruktaki Led dizisine sinyal gönderen bir ya da bir çift transistör, bir Yusufçuğun kafasının yerinde bulunuyor. Ya da, bir buzzer (piezo seramik bir çeşit mini hoparlör) entegre gövdeli bir cırcır böceğinin kafasını oluştururken, aynı zamanda istenen frekansta sesleri çıkarmasını sağlıyor ; tabii ki devreleri bu şekilde kurmak, üç boyutlu bir labirentte gezinmek aynı zamanda. Hata yapma olasılığı yüksek. Neredeyse mücevher yapar gibi, büyük dikkat ve sabır gerektiriyor.

EE: Bu soruya cevap verirken, Doğu aklı diyemeyeceğim, mücevher kabul, bilim-kurgu diyebiliriz, ama oyuncak da değil. Bilim-kurgu bir gelecek kurgusu vasıtasıyla bugünün eleştirisi, veya çoğunlukla teknoloji üzerinden olası gelecek ihtimallerinin eleştirisi, bu bağlamda da dolaylı bir öneri değil midir? Bünyamin’in işlerini de bir bilim kurgu olarak okursak, empati kurabileceğimiz bir teknoloji ile eş düzlemde yaşama dair bir öneri olarak görebiliriz.

“Sadece Doğa Öykünmelerini Serbest Bıraktım”

Sergideki birçok yapıtın hikâyesinin biriciklikleri üzerine ne diyebilirsiniz? İlk bakıştaki aynılık, yerini daha sonradan, büyük bir ‘anlatılar gök adası’na bırakıyor.

BB:  İlk bakışta, aynılık olarak görünen şey, sanırım hemen hemen işlerin tamamını üç boyutlu çerçevelerin kafeslerin içine almış olmamdan kaynaklanıyor. Sadece doğa öykünmelerini serbest bıraktım. ( Merhamet, bahar dalı gibi.)

Dikkatli baktığınızda, hem biçimlerinin, hem de çalışma biçimlerinin farklı anlatılara yol açacak kadar değişik olduğunu görüyorsunuz. Bünyeleri de benzersiz, her biri başka bir elektronik devre. Benzer olanlar, yani aynı elektronik devre üzerine kurulanlar, meselâ her yerde görünen cırcır böcekleri de tek tek modifiye edilmiş farklı frekanslarda sesler çıkarıp, farklı tempolarda çalışıyorlar.

Ben aslında bir öykücüyüm, yazı dilini kullanarak da öyküler yazıyorum.  Anlatı, bağıntılar ve bağlantılardan oluşur. Resim yaparken, taş yontarken de anlatılar üzerine çalıştım. Bu melez varlıklar, ışık, ses, hareket sayesinde zaman mefhumunu daha fazla kullanarak bir sahne yaratabilmemi sağlıyor ve anlatılara güzel bir zemin hazırlıyor.

Elektro cin, kendi dilinde bir monolog içinde olsa da size isterseniz anlayabileceğiniz bir şeyler söylüyor. Dere kenarındaki bitkiler, rüzgârda hafifçe sallanıyor. Humanoid, Viktorya Çağı usulü bir krank ve bağlantı kolu sayesinde nefes alıyor, Kuş, bir sokak lâmbasının altında ölmeye devam ediyor.

Mekân gün ve saatleri adına sergi kapanınca, her yer karanlık (ya da tümüyle aydınlık) ve insansız olunca ne düşünüyorsunuz?

BB: “Bütün bunları neden yapıyorum ki?” diye düşünüyorum. Sonra, gidip yenilerini yapmaya devam ediyorum.

EE: Bu soruyu izleyici açısından düşünelim, ve şöyle değiştirelim: İzleyici, sergi atmosferinden çıkıp, sokaktaki olağan akışa katıldığında ne düşünsün isterdik? Bütün iyi sergilerden çıktığında olduğu gibi, sürekli geri dönebileceği bir imgeyi cebinde taşıyor olsun isterdim.

**“Elektro Punk Biotop” sergisi, 31 Ocak’a kadar Karşı Sanat’ta görülebilir.

Bilgi

(1) https://karsi.com/iletisim
(2) https://www.borusancontemporary.com/tr/blog-yazar-ekmel-ertan_2389
(3) https://1000kitap.com/kitap/cennetin-kenar-mahallesi--130703

ArtHan Galeri’de İki Kişisel Sergi

Afife Olmak

0 0,00