Sefa Çakır’ın Kapıyı Dışarıdan Kapattım (I Closed the Door from the Outside) başlıklı solo sergisi, 20 Kasım 2025–6 Ocak 2026 tarihleri arasında Vision Art Platform’da izleyiciyle buluştu. Sergi, Çakır’ın uzun süredir üzerinde çalıştığı figüratif dilin merkezinde yer alan içe çekilme, bakış ve tanıklık hâllerini bir araya getirirken, dış dünyaya kapanmaktan çok içeride kalmayı seçen bir bilinç durumunu görünür kılmayı hedefliyor. Gürültünün, hızın ve sürekli talep eden bir gerçekliğin karşısında şekillenen bu üretimler, figürü zaman ve mekândan arındırarak izleyiciyi doğrudan bir karşılaşmanın içine çekiyor.

Çakır’ın pratiği, belgeci bir tanıklık ile şiirsel bir anlatı arasında salınan, net anlamlar dayatmaktan özellikle kaçınan bir görsel dil üzerine kurulu. Marker tekniğiyle üretilen işler, geri dönüşü olmayan çizgiler üzerinden ilerleyen sezgisel bir sürecin izlerini taşırken; karanlık ve kesintisiz arka planlar figürü tüm bağlamlardan soyutlayarak bakışı serginin asli taşıyıcısına dönüştürüyor. Sergide tekrar eden çocuk ve genç yüzler, tamamlanmamışlık ve kırılganlık duygusunu kolektif bir ruh hâli olarak görünür kılarken, zaman zaman karşımıza çıkan arı figürü hafıza, eşik ve sessiz dolaşım fikri etrafında dolaşan açık uçlu bir imge olarak beliriyor.
Bağımsız sergilere ve disiplinler arası üretimlere alan açan Vision Art Platform’da gerçekleşen Kapıyı Dışarıdan Kapattım, izleyiciyi izleyen konumundan çıkararak bakılmaya maruz bırakan bir atmosfer kurdu. Bu söyleşide Sefa Çakır ile serginin başlığından yola çıkarak içe çekilme fikrini, tanıklık ile anlatı arasındaki gerilimi, marker tekniğinin üretim sürecindeki belirleyici rolünü ve figürle izleyici arasında kurulan bakış ilişkisini konuştuk.
“Kapanmak Değil, İçeride Olanla Yüzleşmek”
Kapıyı Dışarıdan Kapattım başlığı, bilinçli bir kapanma fikrine de işaret ediyor. Bu sergide kapıyı kapatan özne kim? Bu başlık senin için nasıl bir ruh hâlinden doğdu?
Bu başlıktaki özne, tekil bir figürden çok bir hâli temsil ediyor. Bazen çocukluk, bazen bugünkü ben, bazen de izleyicinin kendi iç sesi. Kapıyı dışarıdan kapatmak benim için bir kaçıştan ziyade, içeride kalmayı seçme hâli. Gürültünün, hızın, sürekli talep eden dış dünyanın karşısında bilinçli bir geri çekilme. Bu sergi, uzun süre içimde biriken, söze değil bakışa dönüşen bir ruh hâlinden doğdu. Kapanmak değil, içeride olanla yüzleşmekti asıl mesele.

Bu sergide çocuklar ve genç yüzler, çoğu zaman karanlık ve kesintisiz arka planlar içinde yer alıyor. Bu tercih, izleyiciyle nasıl bir karşılaşma kurmayı amaçlıyor?
Arka planı bilinçli olarak susturdum (kimi zaman). Zamanı, mekânı ve hikâyeyi askıya alarak figürü yalnız bıraktım. Böylece izleyici, ifade ile baş başa kalıyor; kaçacak bir dekor, tutunacak bir anlatı kalmıyor. Çocuk ve genç yüzleri seçmemin nedeni, henüz tamamlanmamış, henüz korunaksız bir hâli taşımaları. Karanlık, tehditkâr bir alan değil; tam tersine, bakışın yoğunlaşmasına izin veren bir boşluk. Bu karşılaşma, izleyiciyi izlemekten çok, bakılmaya maruz bırakıyor.
Bu seride işler, belgeci bir tanıklıkla şiirsel bir anlatı arasında duruyor. Üretirken kendini bu ilişkide nerede görüyorsun; tanık olmak mı, hikâyeyi kurmak mı, yoksa bazen bakışı doğrudan özneye bırakmak mı sana daha yakın?
Ben kendimi çoğu zaman bir tanık olarak görüyorum; ama pasif bir tanıklık değil bu. Gördüğümü olduğu gibi aktarmakla yetinmiyorum, onu dönüştürerek kaydediyorum. Hikâyeyi kurmaktan çok, hikâyenin kendini kurmasına alan açmak diyebilirim. Bazı anlarda bakışı tamamen figüre bırakıyorum; orada benim kontrolüm azalıyor. İşler, o noktada benden bağımsızlaşmaya başlıyor ve bu, üretim sürecinin en kıymetli anı.

Bu seride de gördüğümüz marker tekniği, işlerin ritmini ve temposunu çok belirliyor. Bu dili kurarken senin için en önemli mesele neydi?
Marker benim için vazgeçilmez ve değişmez bir malzeme olmasının yanı sıra, geri dönüşü olmayan bir araç. Silme, düzeltme, yumuşatma imkânı yok. Bu da çizgiyi bir karar anına dönüştürüyor. Benim için önemli olan, o anın dürüstlüğü. Çizginin titremesi, sertliği ya da kesintisi; hepsi bir ruh hâlinin izi. Bu seride marker’ı bir teknikten çok, bir düşünme biçimi olarak kullandım. Ritmi belirleyen şey elin hızı değil, zihnin tereddüdü ya da kararlılığıydı.
Sergide tekrar eden arı figürü, net bir anlamdan çok farklı çağrışımlara açık duruyor. Bu figürü seriye dahil ederken senin için neyi taşımasını istedin, izleyiciyle nasıl bir ilişki kurmasını arzuladın?
Arı benim için hem bir hafıza taşıyıcısı hem de bir eşik figürü. Çalışkanlık, düzen ya da doğrudan bir sembol arayışım olmadı. Daha çok, sessiz ama sürekli dolaşan bir varlık gibi düşündüm onu. Bazen bir tehdit, bazen bir tanık, bazen de yalnızca bir iz. İzleyicinin arıya kendi anlamını yüklemesini istedim; onu çözmek değil, onunla yaşamak gibi. Arı, sergide net cevaplar vermek yerine sorular bırakıyor.

Bu seride bazen bakışın izleyiciye yöneldiğini, bazen de doğrudan figürün bakışına teslim edildiğini görüyoruz. Üretim sürecinde bu bakış ilişkisini nasıl kuruyorsun; ne zaman geri çekilip figüre alan açman gerektiğini nasıl hissediyorsun?
Bakış, bu serinin omurgası. Bazen figür izleyiciye bakıyor; bu, bir yüzleşme hâli. Bazen de ben, figürün baktığı yere çekiliyorum. O anlarda geri çekilmem gerektiğini hissediyorum çünkü fazlalık olmaya başlıyorum. Figür bana artık ihtiyaç duymadığında, çizgiyi de bakışı da ona bırakıyorum. Bu sezgisel bir karar; planlanmış değil. Sanırım yıllar içinde, ne zaman susmam gerektiğini öğreniyorum.


