İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin (İBB) İBB Kültür ve İBB Miras logoları refakatiyle 2024’te Bakırköy ilçesi Zuhuratbaba Mahallesi’nde Özgürlük Meydanı’na komşu olarak inşa ettiği Bakırköy Sanat’ta, 28 Haziran’a kadar sürecek bir sergi yer alıyor.
1945 İzmir, Ödemiş doğumlu ressam ve sanat teorisyeni Gülgün Başarır’ın 24 Mart’ta açılan Karşılaşmalar sergisi, sanatçının son birkaç yılda ürettiği soyut dışavurumcu yağlı boya tuval, kâğıt üzeri yağlı boya ve karakalem desen serilerini içeriyor.
Başarır, sergiden bahsettiği duvar panosunda izleyiciyi selâmlarken, “Bu resimler doğrudan bir olayı anlatmaz, bir yeri tarif etmez,” diyor. Oysa Başarır bize sanki, adına dünya dediğimiz şu Asrî İmge Mezarlığı’nda hayatla türlü karşılaşmalar adına, dobra bir şahadet teklifinde bulunuyor.

İmgenin Enkazı
Martı dolu pazar göğünü kıskanan boş bir galeri. Ona sabır ve sadakatle refakat eden Bakırköy Sanat personeli Mustafa Parlak’ın beni de izlediğini fark etmeden, sergiye bir kitap gibi, nedense soldan başlıyorum.
Kuru, koyu yağlı boya ağırlığının taşıdığı gri kahve paletten gürül gürül dökülmüş silme moloz. Aralarından atıl yatak iskeletleri, kâğıt gibi buruşuk mobilya ve mimarî kostümleri.
Gazi Eğitim Enstitüsü Resim Bölümü çıkışlı Başarır, 2025 tarihli Karşılaşmalar serisinde evvelâ sinematografik, karakahve bir diptikle duvarda asılı duruyor.
Serginin taşıdığı görsel, plastik ve kültürel hurda, içeriğinin hayli zıddı Bakırköy Sanat’ın kamusal, beyaz, sükûn yüklü sessizliğine, lakin sağır bir görsel çığlıkla, bile bile, tıka basa dökülüyor.
Bakırköy’den insanlar, çocuklar, kediler geçerken, galerinin içinden dışar baktığımda, bu ‘Karşılaşma’nın (t)ürettiği ufak tefek, kızıl varlık virgülleri, Bakırköy Sanat’ta teker teker belirmeye başlıyor: Kırmızı, küçük yangın alarmları, karbondioksitli yangın söndürme cihazları, bu silme plastik yıkıma sözcülük eden eserlerin işaret ettiği boşlukla, bir yaşam morguna dönüşen mekânda, bugüne kadar en az 15 kişisel sergi açmış Başarır’ın bitkin hayat memat portrelerinin dilsiz birer refakatçisi halini alıyor.
Sicimli, eli ayağı kopuk bu yapı-söküm anları, imgenin de bitkinliği ve yüküne gönderme yapmaya başlarken, resimlerden birinde ilk kişisel sergisini 1968’de açmış Başarır’ın hep yapageldiği türden karakteristik bir kızıl “metin”, tekilliği ile yine izleyiciyi gözden geçiriyor. Eserlerin bir diğerinde daha, kızıl bir nokta atışı ziyaretçinin dikkatini avlamayı bekliyor.
Ressam, imge ve hakikatin Batınî ve Zahiri (iç ve dış) varlık muayenesini bu sessiz, antiseptik ortamda yapmak üzere bizimle burada buluşuyor.
Tanıklığın Ağırlığı ve İzleyicinin Konumu
Başarır bunu yaparken, mevcut varlık ve hiçlik zıtlığı ile sanki galerinin karşısında ahireti bekleyen Münir Özkul’ların, Tarık Akan’ların, Halit Ziya’ların yattığı Bakırköy Mezarlığı’na da ilahi bir göndermede bulunuyor.
Hayat bu ironiyi kaçırmıyor. Galerinin içindeki resimlerin ısrarla ittiği ruh haliyle Bakırköy’ün akan hayatına, ilerideki boş plastik çocuk parkına, metro kapısına komşu kamusal alana yine baktığımızda, Bakırköy Sanat gölgesine sığınmış iki ambulans; öyle, usul usul, ölüm olasılığının zaman sirenlerini bekliyor.
Eserleri İstanbul Devlet Resim Heykel Müzesi ve birçok özel koleksiyonda yer alan Başarır’ın resimleri, yaşadığımız iradî grafik kâbusa gösterdikleri empatiyle de hayatın en yüksek sesli, kaotik olasılıkları ile yüzleşmek adına birer cüret vesikası halini alıyor.
Çocuk felcinin yüzündeki çocukluğun dürüstlüğünü yok edemediği Mustafa Parlak, Başarır’ın resimlerinin niçin parlak olup olmadığını, yankılanan galerinin ıssızlığında benimle mevzubahis ediyor. Ağzımdan “Böyle olsalar, bize ölümü daha bir özendirirler, hem hepsinin bu kadar kuru, taneli, toz toprak surette oluşu da, yaşanan yıkımın tazeliği, şimdiliğinden değil mi?” gibi bir cümle çıkıyor.
Yıkıntılar arasından ilerliyorum; sanki devrik bir iki beyaz bayrak, birkaç barış naaşı bize son kez bakıyor. Bu ‘yapı kaburgaları’ arasında çıt çıkarmadan gezinirken, insan neyi, nasıl, kimden kurtarabileceğinin âciz hesaplarını, en bencil öncelik ve ‘hissizlik’ hissiyle yapmaya koyuluyor.
İçinde Zeki Demirkubuz, dışında Michael Haneke arası bir sinematografi, insanı sersemleten bir bilgiçlikle hem işleri hem galeriyi kuşatıyor. Kariyerinde en az 10 yıl boyu resim öğretmenliği de bulunan Başarır’ın bu ısrarcı, basınç yüklü resimlerinin galeride rutini yıkarak yaptığı şey, tabii ki ressamın sergi manifestosunda dediği gibi, “Her bir resim, olmakta olana dair bir resim yüzeyi açar,” demesine göndermede bulunuyor.
“Bu yüzeyler, maruz kaldığım bir karşılaşma alanıdır,” diyen ressam, yaşadığı bu teorik ve plastik hesaplaşmayı Scala Yayıncılık etiketli üçüncü kitabı Siyasi Plastik’te de, sanat tarihsel delillerle belgeliyor.
Yakın geçmişte, alanında saygın DYO Resim Yarışması ile Abdi İpekçi Film Eleştirisi Yarışması’nda da derece sahibi Başarır, kitapta Pablo Picasso’dan Anish Kapoor’a, Doris Salcedo’dan Louise Bourgeois ve Burak Delier’den Joseph Beuys’a, Kader Attia’dan Mona Hatoum ve Walid Raad’a varan bir küresel çeşitlilikle, sanat ile eylem arasındaki varoluş genetiğinin siyasal bütüncüllüğüne kazıda bulunuyor.
Sanatçı, Bakırköy Sanat’taki naklen yıkım portreleriyle içimizdeki yabancılaşmanın türlü katmanlarını envantere katıyor: İzleyicinin sanat yapıtına, izleyicinin ölüm olasılığına, izleyicinin izleyiciliğine, izleyicinin eşyaya ve izleyicinin kendi tabiatına tembelce, pasifçe, sorumsuzca yabancılaşması, seyrettiğimiz resimlerde katman katman, kargacık burgacık doğruluklarıyla gözlerimizi oyuyor, böylece resimler de birer eyleyici halini alıyor.
Serginin üstünüze gelen haklı gerilimi, siyah beyaz yıkım desenlerinin arşivsel, fotografik çetinliğinin ikili üçlü fazlalığında daha bir yükseliyor. Resimlerde ‘artık hiçbir şey olmaması’, ama tam da siz gelmeden, bir an evvel çok şeyin yaşanmışlığı ziyaretçide ağır bir mesuliyet ve şahadetin baş vesilesi oluyor. Bu da serginin izleyici üzerinde yarattığı zaman baskısını açıklıyor.
“Bu görüntüler, bir kırılma hâlini görünür kılar. Resimlerin isimsiz oluşu, resimleri her yere ait kılar. Sergi, yönlendirme yapmayan resimlerle, sanatın maruz bırakan gücüyle karşılaşmayı hedeflemekte ve şu soruyu sormaktadır: Bu yıkımın neresindeyiz?” diyen Başarır’ın görece daha küçük ebatlı, kâğıt üzeri yağlı boyalarında da, ‘toplumsal doku’, çürük et paletini çağırır bir eziklikle zamanı kokutmaya başlıyor.
Paletteki ceset dokusu, hem nesne, hem özneye doyumsuz bir ölümcüllükle, ıslak, devrik betonun henüzlüğü kadar bıktırırcasına sarılıyor.
Karşılaşmalar sergisi, neyin çıplak, neyin örtük olduğu üzerine kaskatı bir önerme. Sergi, yaklaşan değil, yaşanan toplumsal âfete yakılmış, ıssızlığını kendi duyarsızlığımızdan alan uygarlık kalıntılarına adanmış plastik bir ağıdı andırıyor.
Bu yüzden olsa gerek, gözüm hep sergiden kaçarak mezarlıklara, galerideki yangın söndürücülere ve alarmlara takılıyor. Çıkarken adeta vasiyet yazar bir tedirginlikle, şu ifadeleri serginin ziyaretçi defterinin henüz ikinci sayfasıyla katık ediyorum:
“Karşısında oldukça, yandaşı haline geldiğim, genzime kaçan nice detayı canıma çarpan birçok kırık dökük bütün refakatinde, mekândan ayrılıyorum. (…) Hava ne kadar güzelse, resimler de o kadar çirkinliğin sırdaşı olmuş, hayata saf tutuyor.”




