Büyüsü Bozulmuş Dünya -
Canan, Bawer Doğanay, Ali Şentürk, Betül Özkan, Hande dilaver, Nazlı Gürlek Hodder.

Büyüsü Bozulmuş Dünya

Farklı disiplinlere ve bakış açılarına yer vermeyi hedefleyen Lenzart Space’in açılış sergisi Büyüsü Bozulmuş Dünya, Derya Yücel küratörlüğünde izleyiciyle buluştu.

12 sanatçının eserlerini bir araya getiren sergi, mitlerin, kadim sembollerin ve ritüel düşüncenin çağdaş dünyadaki izlerini farklı varoluş biçimleri, hafıza, dönüşüm ve yeniden büyülenme kavramları üzerinden ele alıyor. Sergi 29 Kasım 2026’ya dek ziyaret edilebilecek. Sergide Kezban Arca Batıbeki, Hilal Can, CANAN, Okyanus Çağrı Çamcı, Hande Dilaver, Bawer Doğanay, Nazlı Gürlek Hodder, Betül Özkan, Pinprick, Ali Şentürk, Ayşenur Şentürk, Serpil Yeter’in çalışmaları yer alıyor. Büyüsü Bozulmuş Dünya‘yı sanatçılardan dinledik.

Sergideki eserinizde mitler, kadim semboller veya ritüeller nasıl bir rol oynuyor?

Kezban Arca Batıbeki: Sergideki Wadjet adını verdiğim resim; farklı uygarlıkların ataerkil mitolojilerinden, iyi ve kötü gibi karşıtlıkların aynı bedende olabileceğini, kadın üzerinden vurgulayan P-antagonist başlıklı serimden. Antik Mısır mitolojisindeki kobra figürüyle betimlenen en eski tanrıçalardan biri olan Wadjet’in; Mısır’ı, firavunları ve doğum yapan kadınları koruduğuna inanılırdı. Ancak her ne kadar bu hayali kimlik; koruyucu bir tanrıça olarak tanımlansa da, mitolojiler ataerkil bakış açısıyla yazıldıklarından kadın figürü, neredeyse tüm günahların sorumlusu olarak kabul edilirdi. Kısacası; yılan gibi kadının da; iyi ve kötü, ışık ve karanlık, doğum ve ölüm, şifa ve zehir kavramlarını tek bedende birleştirebildikleri varsayımını görsel olarak cazip bulan sanatçılar tarafından yaratılmış hayal dünyalarının parçaları olarak her ne kadar büyüleri bozulmuş da olsa günümüze kadar ulaştılar.

Kezban Arca Batıbeki, WADJET.

Hilal Can: Büyüsü Bozulmuş Dünya sergisindeki Döngü Kırıcı adlı çalışmam, zamanla mitolojik ekosistemimin önemli bir parçasına dönüşen karakterin ilk ortaya çıktığı resim. Cité des Arts‘taki konuk sanatçılık dönemimde, o büyük ve aydınlık atölyeye girdiğimde yaptığım ilk resimdi. Önceden düşündüğüm bir fikirden ya da çizdiğim bir eskizden yola çıkmamıştım. Ancak resim tamamlandıktan sonra imgenin bendeki anlamı belirmeye başladı ve kendi yaşam yolculuğumda yeni bir dönem açıldı.

Resimde, kendisini tekrar tekrar yutmasını ve aynı döngüye dönmesini engellemek için Ouroboros yılanını hem başından hem kuyruğundan tutan bir figür var. Kendi kuyruğunu yiyerek kendini sürekli yeniden üreten bu yılanı kendi imge dünyamda yeniden ele alarak taşıdığı anlamı dönüştürmüş oldum. Çünkü mitlerin, sembollerin ve imgelerin bizi biçimlendiren, dünyayı algılama biçimimizi etkileyen güçlü anlatılar olduğuna inanıyorum.

Hilal Can

Okyanus Çağrı Çamcı: Pratiğimde sembollerle ilişkim çoğunlukla kişisel hafıza, aile tarihi ve kuşaklar arasında aktarılan deneyimler üzerinden şekilleniyor. Camdan Kalp’te kalp imgesiyle ilgilenmemin nedenlerinden biri, kalbin farklı kültürlerde yalnızca duygularla değil, ruh, hafıza ve kişilikle de ilişkilendirilmesi. Antik Mısır’da kalbin ölümden sonra yargılanması, bu organın insanın yaşamıyla ve geride bıraktıklarıyla kurduğu ilişkinin önemli bir örneği.

Resmin bir diğer çıkış noktası, Once Upon a Time (2011–2018) dizisinde cadıların insanların kalplerini bedenlerinden çıkararak onları kontrol edebilmeleri. Kalbin bir başkasının elinde tutulması ya da ezilmesi fikri, beni mahremiyet ve kişinin kendi varlığı üzerindeki söz hakkı üzerine düşündürdü.

Hande Dilaver: Bitkilere atfedilen mitolojik hikâyeler, onları geçmişten günümüze hayatımızın bir parçası hâline getiren kadim bir rehber niteliği taşır. Özellikle şifacılık alanında her bitki, farklı kültürlerde farklı anlamlar ve sembollerle karşımıza çıkar. Anadolu kültürünün kadim sembolleri, şamanik bitki şifacılığına ait anlatılar ve adlandırmalar, doğayla kurduğum ilişkinin ve bu yolculuğumun başlangıcını oluşturuyor.

Bir Kapsülün İçinde Arşiv işinde bitkileri toplamak, onları kapsüller içinde arşivlemek ve mitolojik anlatılarıyla yeniden ilişkilendirmek, benim için doğayla kurulan ritüelistik bağın farklı katmanlarını açığa çıkarıyor. Müdahale adlı çalışmamda ise geçmişten günümüze uzanan bir sembol hâline gelmiş Şile bezi üzerinde çalışırken  bir ritüel alanı oluşturuyorum. Doğanın sunduğu birleşimler ile kendi müdahalemin sınırları bu yüzeyde görünür hâle geliyor.

Bawer Doğanay: Benim için bu çalışmada semboller ve  coğrafyanın belleğini taşıyan izlerdir. Nîqaş adlı çalışmamda, Mardin’de zamanla kaybolan ahşap baskı geleneğine ve bu geleneğin son temsilcilerinden Nasra Teyze’ye yöneldim. Bölgenin taş oymalarında karşılaştığımız motifleri ahşap bir yüzeyde yeniden ele alırken, mimari, zanaat ve resim arasında bir ilişki kurmaya çalıştım.

Burada beni ilgilendiren, motiflerin zaman içinde nasıl aktarıldıkları ve her aktarımda nasıl yeniden var olduklarıdır. Ahşabın oyulması, boyanması ve baskının alınması, tekrar eden el hareketleriyle biçimlenen bir üretim sürecine dayanıyor. Bu süreci, geçmişten kalan bir biçimi yeniden üretmek ve onun taşıdığı bilgiyi ve belleği bugünde yeniden görünür kılmak olarak düşünüyorum. Dolayısıyla bu çalışmada yeniden büyülenme, kaybolan bir geleneğe ve o geleneğin içinde birikmiş insan deneyimine yeniden temas etmekte ortaya çıkıyor.

Nazlı Gürlek Hodder: Sanat lisanımı aslında bunlar oluşturuyor. Sembolleri ve ritüelleri kişilerin kendi özgün benliklerine yol almaları, şifalanmaları ve yaşamla daha uyumlu bir bütün haline gelmelerini desteklediğim araçlar olarak kullanıyorum.

Betül Özkan: Sanatsal pratiğimde ritüel, eserin temsil ettiği bir imge gibi görünebilir ama üretim sürecinin kendisinde açığa çıkan bir deneyim alanı olarak beliriyor. İple kurduğum ilişki; tekrar, süreklilik, bedensel hafıza ve zamansallık üzerinden gelişen, malzemenin fiziksel varlığını aşarak düşünsel bir boyut kazanan bir sürece dönüşüyor. Tekrarın içerisinde anlamın sürekli yeniden üretildiği medidatif bir süreç olarak ele alıyorum. Her müdahale, kendisinden önceki hareketin izini taşırken aynı zamanda yeni bir oluşun imkânını barındırıyor. İş eskizsiz sezgisel olarak ilerliyor ve tamamlanıyor.

Pinprick: Mitleri ve kadim sembolleri insanın varoluşu ve dünyayla ilişkisini anlamlandırma çabasının farklı biçimleri olarak ele alıyoruz. Farklı coğrafyalarda ve zamanlarda ortaya çıkan benzer imgeler, insanın doğayı ve kendisini kavrama arayışındaki sürekliliğe işaret ediyor.

Self ve Arkhe Serisi No.7 isimli işlerimizde yumurta, oluşun ve henüz gerçekleşmemiş olanın imkânını taşıyan bir biçim olarak beliriyor. Yılan ise dönüşüm, döngüsellik ve yenilenme düşüncelerini çağrıştırıyor. Bu sembollerin tek bir mitolojik anlatıya ait olmamalarını önemsiyoruz. Bizim için asıl mesele, farklı kültürlerde yeniden ortaya çıkan bu biçimlerin bugün hâlâ nasıl anlam üretebildiği.

Bawer Doğanay, Ali Şentürk, Betül Özkan, Hande Dilaver, Nazlı Gürlek Hodder, Okyanus Çağrı, Serpil Yeter, Ayşenur Şentürk, Pinprick

Ayşenur Şentürk: Bu temalar yine insan üretimi ve yüzyıllar, nesiller boyu süregelen aktarım olduğu için, bir şekilde bizlerde de bir iz bırakmış durumda olacak ki, farkında olmadan benzer figürlerle çalışmalar yapan sanatçılar olarak bu sergide toplandık. Bazı figürler veya görseller istemsizce bir ritüele veya sembole işaret ediyor gibi görünebilir. Fakat işin aslı doğayı olabildiğince saf haliyle yaşama duygusunu yakalama isteğidir.

Serpil Yeter: İnsanlar varolduklarından bu yana anlatmak istediklerini çeşitli şekillerde dile getirmişlerdir ve bugün de anlatılar devam etmektedir. Ben de genellikle kadın odaklı çalıştığım için bu sergideki resimde Lilith figürünü sembol olarak almıştım. Kadın olarak varolmak, eşitlik, özgürlük ve başkaldırıyı en iyi bir şekilde özünde barındıran Lilith izleyenlere iletmek istediğimi bir çırpıda anlatan ilk feminist!

CANAN: Sergide yer alan yapıtımın ismi Vuslat. İslam mitolojisinde Muhammed’i Allah’a taşıyan at olarak bilinir. Bu yapıtta ise aşıkları kavuşturan kutsal bir at olarak yer alıyor. Burak figürü yarı insan yarı hayvan arasında bir kadın formunda. Mitolojilerin çoğunda birbirine benzer semboller yer alabiliyor. Bazı mitolojilerde kutsal kabul edilen semboller günlük hayatımızda ya da astrolojide bambaşka sembollere karşılık gelebiliyor. Bize umut veren, günlük hayatımıza masallarla giren bir hikaye olduğu kadar bizi koruyan bir gücü ifade edebiliyor.

Kezban Arca Batıbeki, Hilal Can, Canan

Ali Şentürk: Sergideki çalışmam bir serinin parçası, bu seri kırmızının en açık tonları arasında resmettiğim figüratif çalışmalardan oluşuyor. Bu suluboya resim özelinde baktığımızda sükûnet içinde kendisine dokunan, dokunmaya çalışan, sarıp sarmalayan eller görüyoruz. Figürün kendisi aslında bir modern Medusa tasviri diyebiliriz. Medusa, benim için yalnızca bir mitolojik figür değil; kadim bir sembol olarak bugün de geçerliliğini koruyan, çok katmanlı bir imge. Bu yorumda Medusa, korku ve tehditten çok, korunma, dönüşüm ve yeniden doğuşla ilgilidir. Yılanlar, birçok kültürde yenilenmeyi, yaşam döngüsünü ve içsel gücü simgeler. Bu nedenle, saçlarında yılanları değil, el olarak yeniden var olan bir koruma çemberini görüyorum. Figürün etrafını saran eller, hem dış dünyanın müdahalesini hem de kendi benliğine tutunma çabasını temsil ediyor. Bu çalışma, mitolojik bir anlatıyı bireysel bir deneyimle buluşturuyor.

Eserinizde insanın doğayla ve diğer canlılarla ilişkisini nasıl ele alıyorsunuz?

Kezban Arca Batıbeki: Doğayla çok mesafeli ve gerilimli bir ilişkimiz olduğunu düşünüyorum. Son sergimde de bu konuyu vurgulayan ekofeminizm teorisini işlemiştim. Bu akıma egemen olan temel inanış; doğa ve kadının paralel süreçlerde sömürülüp ezilmeleri arasında, tarihsel olarak belirgin bir ilişkinin var olduğudur. Wadjet, sözünü ettiğim iki sergiyi birbirine bağlayan, birbirini takip eden süreçte ortaya çıktı. Resim, yılan dövmesini vücudunda taşıyacak kadar benimsemiş kadının, yılan tarafından yok edilip edilmeyeceğini bilmediğimiz bir noktayı vurguluyor.

Hilal Can: İnsanla doğa arasında kesin sınırlar çizmektense, birbirine dönüşebilen ve birbirinin içine geçebilen varoluş biçimleriyle ilgileniyorum. Kedi, balık, kuş ve yılan gibi canlıların karakteristik özellikleri, bitkiler, su ve ateş işlerimde yalnızca birer imge olarak kalmıyor; hafızayı, korkuları ve dönüşüm ihtimallerini taşıyarak akışkan ve hibrit bedenlere dönüşebiliyor. İnsan, hayvan ve diğer canlılar arasındaki sınırların belirsizleştiği bu alanlarda, başka türlü var olabilme ihtimallerini araştırıyorum. Bu bedenleri, ruhun üzerine giyilmiş farklı katmanlar gibi düşünmek hoşuma gidiyor.

Okyanus Çağrı Çamcı: Doğayla ilişkim, çocukluk anılarım ve aile tarihimle iç içe. Özellikle Karadeniz’le kurduğum bağ, ormanları, yolları, bahçeleri ve suyu yalnızca birer manzara unsuru olarak değil, kişisel hafızayı taşıyan alanlar olarak düşünmemi sağlıyor.

Camdan Kalp’te figürün doğal bir peyzajda ters bir şekilde yere uzanması, bedenin çevresiyle kurduğu ilişkiyi değiştiriyor. Alışık olduğumuz yön duygusunun bozulmasıyla birlikte, dünyaya başka bir konumdan bakma ihtimali ortaya çıkıyor. Doğayı yalnızca insanın deneyimlediği bir alan olarak değil, insanın da parçası olduğu bir bütün olarak ele alıyorum.

Hande Dilaver: Eserlerimde insanı, diğer canlılarla ilişki kuran ayrıcalıklı bir özne olarak değil, canlı-canlı ilişkilerinin bir parçası olarak ele alıyorum. Animizm kavramı ile canlı ve cansız varlıklara ruh atfetme; onların kendilerine özgü varoluşlarını, bilinçlerini ve diyaloglarını kabul etme üzerinden yorumluyorum. Böylece insan merkezli bakışın dışına çıkarak doğayı ve diğer canlılık biçimlerini kendi perspektiflerinden anlamaya, bütünsel bir ilişki alanı içinde düşünmeye çalışıyorum.

Bawer Doğanay: Bu çalışmada insanın doğayla ilişkisini doğrudan bir manzara üzerinden ve doğayla birlikte üretilmiş kültürel izler üzerinden ele alıyorum. Mardin’in taş mimarisindeki motifler, ahşaba aktarılan biçimler ve baskı yüzeyinde yeniden ortaya çıkan imgeler, insanın yaşadığı çevreyle kurduğu ilişkinin izlerini taşıyor. Taş, ahşap, boya ve kâğıt burada yalnızca birer malzeme ve farklı zamanları ve üretim biçimlerini birbirine bağlayan taşıyıcılardır.

Nazlı Gürlek Hodder: İnsan, tüm diğer canlılar gibi büyük yaşam ağının bir parçası. Bu ağ içinde tüm yaşam formları eşit varoluş hakkına sahip, insan da öyle. Diğer tüm yaşam formlarına saygı duyduğu ölçüde insanın bu dünyadaki varlığı daha dengeli ve sağlıklı olur. Yaşamın tamamı bir sistem ve sistemin her bir parçası iyi olduğu ölçüde tüm sistem dengede kalabiliyor.

Betül Özkan: İnsanın doğayla ilişkisini; tekrar, bellek ve coğrafya kavramlarının kesiştiği bir düzlemde ele alıyorum. Coğrafyayı hem fiziksel bir mekân hem de insanın doğayla kurduğu ilişkinin, kültürel hafızanın ve kuşaklar boyunca aktarılan deneyimlerle birlikte düşünüyorum. İple gerçekleştirdiğim üretim sürecindeki tekrarlar ve malzemenin yapısı bedensel belleği harekete geçiren, geçmişle şimdi arasında süreklilik kuran bir eyleme dönüşüyor.

Pinprick: Pratiğimizde doğa yalnızca temsil edilen bir konu değil, aynı zamanda üretimin etkin bir bileşeni. Doğal boyalar, bitkisel izler, malzemenin kendi davranışı ve zaman içerisinde geçirdiği değişimler, eserin biçimlenmesinde belirleyici oluyor. Bu süreçte her şeyi kontrol etmek yerine malzemenin sunduğu olasılıkları takip ediyoruz.

Büyüsü Bozulmuş Dünya sergisinde yer alan işlerimizde de insan, hayvan ve doğa arasında kesin sınırlar kurmaktan çok, bu varlıkların birbirine temas ettiği ortak bir varoluş alanını araştırıyoruz. Bir biçimin başka bir biçime dönüşebilmesi, parçaların bir araya gelerek yeni örüntüler oluşturması ve tanıdık imgelerin farklı anlamlara açılması bu yaklaşımın temelini oluşturuyor. Doğayla ilişkimizi bir sahip olma ya da hükmetme meselesinden ziyade, birlikte var olmanın ve birbirini dönüştürmenin imkânı üzerinden düşünmeye çalışıyoruz.

Ayşenur Şentürk: İnsan, doğa ve diğer canlılar arasında bir perde olmadığı duygusuyla çalışıyorum. Gerçekte bulunması, yaşaması güç alanlarda insan figürlerinin doğayı koca bir güvenli alan gibi gördüğü, yaşadığı resimler yapmak istedim.

Ayşenur Şentürk, Distance – t.ü.y.b, 152×90,5cm, 2022.

Serpil Yeter: İnsan doğanın bir parçası olduğundan onunla ilgili olan her şeyle diyalog içerisinde olması gerektiğine inanıyorum. Tüm canlılar birbirini tamamlayan bir döngünün içerisindedirler.

CANAN: Eserlerimde diğer canlılar ve doğa sembolik anlatımlarda buluşuyor. Metafor olarak kullanıyorum. Örneğin ceylanın zarif ve ürkek doğası, aslana bile yem olmaktan kendini kurtaran kaçma içgüdüsü aslında aslanla bile bir aradayken kendini koruyabilmesi. Bu da bizim kişisel olarak aslında zarif ve ürkek olsak da güçlü olabileceğimize dair bir söz söylüyor. Son 10 senedir cennet yapıtlarımda sıklıkla yer buluyor. Ben asıl cennetin dünyada olduğuna, mutluluğun da bu dünyada bulunduğuna inanıyorum ve cennette doğayı o şekilde tasvir ediyorum.

Ali Şentürk: Genel olarak figüratif çalışan bir sanatçıyım. Bazen figürün parçaları bazense tamamını kompozisyonda kullanmaktayım. Üretim yaparken aslında derdim hiçbir zaman figür yapmak olmadı. Bir duygu durumu peşindeyim. Bazen bir bitki kadar narin zarif bazen bir dağ parçası gibi ağır ve görkemli oluyorlar. Direkt birbirleri arasında bir iletişim kurmak yerine malzeme üzerinde birbirlerinin bağı ile karşılaşmaktan keyif alıyorum.

“Büyüsü Bozulmuş Dünya” başlığından hareketle, sanatın dünyaya bakışımızı dönüştürme potansiyeli hakkında ne düşünüyorsunuz?

Kezban Arca Batıbeki: Bu konuda ne yazık ki hiç iyimser değilim. Sinema sanatı hariç, görsel sanatlar o kadar sınırlı bir zümreye ulaşabiliyor ki, dünyaya bakışımızı değiştirme potansiyeli çok az diyebilirim.

Hilal Can: Sanat benim için kendimi, dolayısıyla parçası olduğum evreni anlama yollarından biri. Sanatın dünyayı doğrudan değiştirmeden önce, ona nasıl baktığımızı ve neyi mümkün gördüğümüzü değiştirebileceğine inanıyorum. Belki de büyüyü yeniden kazanmak, geçmişteki bir dünyaya dönmek değil; alıştığımız örüntüleri kırarak başka türlü düşünmeye, hissetmeye ve var olmaya açık kalabilmek.

Okyanus Çağrı Çamcı: Sanatın dünyayı doğrudan değiştirmekten önce, ona nasıl baktığımızı değiştirebileceğini düşünüyorum. Pratiğimde kişisel ve ailevi deneyimlerden yola çıkarak hafıza, kuir varoluşlar ve kuşaklar arasında aktarılan deneyimler üzerine çalışıyorum. Bu süreçte, kişisel görünen hikâyelerin daha geniş toplumsal ve tarihsel meselelerle nasıl kesiştiğini araştırıyorum.

Nazlı Gürlek Hodder, Okyanus Çağrı, Serpil Yeter.

Hande Dilaver: Aslında bütün meselenin, kendimizi bulmak için değil, kaybolmak için çıktığımız yolculukta kendimizi bulduğumuzda başladığını fark ettiğimden beri bakışım değişti. Büyüsü Bozulan Dünya değil, tekrarların içinde kaybolan, dünyayı yanlış okuyan ve bu okumayla yaşamayı sürdüren bizlerdik. Sanat ise bu okumayı yeniden ele almayı, her gün farklı gözler ve ifadelerle dönüşümü mümkün kılmayı sürdürüyor. Dünyayı yeniden yaşanır kılan, ütopyayı gerçeğe dönüştüren bir yerden kendi büyüsünü yapmaya devam ediyor.

Bawer Doğanay: Bence dünyanın büyüsünün bozulması, biraz da etrafımızdaki şeyleri yalnızca işlevleri ve sonuçları üzerinden değerlendirmemizle ilgili. Bir nesnenin nasıl üretildiğini, hangi bilgiyi taşıdığını ya da onu ortaya çıkaran insanın deneyimini zamanla gözden kaçırabiliyoruz.

Nazlı Gürlek Hodder: Sanat bilincimizi eğitir, empati kurma yeteneğimizi geliştirir ve hayatı algılama biçimimizi genişletir. Daha bilinçli insanlar dünyaya daha faydalı yaklaşırlar. Görünenin ve insan merkezli bakışın ötesinde engin bir varoluş okyanusu uzanıyor. Sanat ile bu varoluşa kendimizi açabiliriz.

Betül Özkan: Dünyanın büyüsünün bozulmasını, insanın varoluşun özündeki birliği ve bütünlüğü algılama biçiminden uzaklaşması olarak görüyorum. Oysa görünen her şey, görünmeyen bir hakikatin izlerini taşır. Sanatın dönüştürücü gücünün de bu hakikati yeniden duyumsama imkânında saklı olduğuna inanıyorum. Benim için sanat, dünyaya yeniden büyü kazandırmak değil; zaten var olan birliği, çokluğun içinde yeniden sezebilmenin ve görünür olanın ardındaki manayı hatırlamanın bir yolu.

Pinprick: “Sanat yeni bir dünya yaratmak zorunda değildir; aynı dünyayı ilk kez görüyormuşuz gibi görmemizi sağladığı anda dünyayı zaten değiştirmiş olur.” Ancak bu durum görme potansiyeli olanlar için geçerli elbette. “Hepimiz bir bataklıkta yaşıyoruz ama bazılarımız yıldızlara bakıyor.”

Ayşenur Şentürk: Her şeyi çok mekanikleştirdiğimiz ve ruhsuzlaştırdığımız bir dünya yarattık. Doğayla teması kestiğimiz anda zaten büyü de bozulur denge de. Bir tür uyuşmazlık içinde yaşıyoruz ve bu duruma ışık tutacak her şeye ihtiyacımız var diye düşünüyorum.

Serpil Yeter: Sanatçı olarak bize büyük bir sorumluluk düştüğüne inanıyorum, hangi sanat dalını yaparsak yapalım çağımızın sorunlarına kaygısız kalamayız, yaptığımız işlerle izleyenleri sorgulamaya davet edebiliyorsak doğru yoldayız. Bozulmuş olan büyüyü tekrar hatırlatmak bize düşer!

CANAN: Dönüştürebilir. Sunduğumuz yapıt üzerindeki düşünce biçimi bize farklı bakış açıları yaratabilir. Bakış açısı değiştiği zaman her şey farklılaşabilir. Bir yapıtta umutsuzluğu da, sıradanlığı da parlak bir güneşi de görmek mümkün. Çok sevdiğim bir söz var: “Hiçbir şey olmazsa vur kafayı yat sabah olur”. Her günün yeni bir başlangıç olduğunu kabul etmek önemli. Bir sanat eseri her şeyin güzel olacağına dair bir fikir verebilir. Bu başlı başına dünyayı dönüştürme potansiyelidir.

Ali Şentürk: Sanatçılar mitler gibi uçsuz bucaksız dünyalardan beslenerek yeni anlatımlar peşine dolanıyor. Yeniyi aramak yerine asıl kaynakların içinden bugünü yorumlamak ya da yeniden tasvir etmek güzel bir anlatım biçimi. Bu başlıktan yola çıktığımızda bozuk bir düzen içinde halen birileri eser görmek için vakit yaratıyor ve izliyorsa bir şeylerin dönüşme potansiyeli halen var demektir. Sanat ile bireysel karşılaşmalar içimizde bir yerleri uyandırabilir, heyecanlandırabilir.

MoMA, Centre Pompidou ve M+

0 0,00₺