Brutalizm çoğunlukla ham beton, anıtsal ölçek, geometrik kesinlik ve süsten arındırılmış formlarla tanımlanan bir mimari yaklaşım olarak biliniyor. Paul Tulett’in Nisan 2026’da Prestel tarafından yayımlanan Brutalist Korea: A Photographic Tour of Post-War Korean Architecture kitabı ise bu tanımı Güney Kore bağlamında yeniden düşünmeye davet ediyor. 240 sayfalık kitap, 220’den fazla renkli fotoğraf aracılığıyla Seul’den Busan’a, Daegu’dan Daejeon’a uzanan geniş bir coğrafyadaki kamu yapıları, üniversiteler, kültür kurumları ve konutları bir araya getiriyor.
Tulett’in yaklaşımında Güney Kore’de beton mimarisinin hikâyesi, Batı’da belirli bir estetik ve ideolojik hareket olarak şekillenen brutalizmin basit bir devamı olarak ele alınmıyor. Aksine, Kore’deki yapılaşmanın savaş, bölünme, yeniden yapılanma ve hızlı modernleşme süreçleriyle birlikte düşünülmesi gerektiği öne çıkıyor. Tulett’in kitabındaki ifadesiyle, Batı’da brutalizm bir “manifesto” olarak ortaya çıkarken Kore’de daha çok bir “yöntem” olarak beliriyor. Beton böylece yalnızca bir yapı malzemesi olmaktan çıkıp yeniden inşanın, sanayileşmenin ve modernleşme arzusunun maddi karşılıklarından birine dönüşüyor.

Tulett bu ayrımı Japonya ile yaptığı karşılaştırma üzerinden de belirginleştiriyor: “Japonya’nın béton nécessaire’i zorluklar karşısında bir incelikten söz ediyorsa, Kore’nin betonu daha sabırsız bir yaratık: ham, dik ve aç.” Buradaki béton nécessaire ifadesinin, Tulett’in özellikle Japonya’daki ve Okinawa’daki beton yapılaşmayı tarif etmek için geliştirdiği kavramsal çerçevenin parçası olduğunu not etmek gerekiyor. Dolayısıyla karşılaştırma, iki ülkenin mimarisine ilişkin nesnel bir hiyerarşi kurmaktan çok, fotoğrafçının iki farklı tarihsel ve coğrafi deneyim arasında yaptığı bir okuma olarak değerlendirilmeli.
Bu açıdan Kore’nin betonu, Tulett’in anlatısında tamamlanmış ve üzerinde uzlaşılmış bir mimari dil olmaktan ziyade aciliyet, uyarlama ve yeniden kurulma süreçlerinin içinde biçimlenen bir yapı kültürüne işaret ediyor. Söz konusu farklılık yalnızca estetik tercihlerle açıklanmıyor; iki ülkenin modernleşme deneyimlerinin ve betonla kurdukları ilişkinin farklı tarihsel koşullar tarafından şekillendiği vurgulanıyor. Kore’nin brutalizmle ilişkisi böylece küresel bir mimari hareketin basit bir uzantısından çok, benzer modernleşme baskıları altında ortaya çıkan özgül bir durum olarak okunuyor.

Kitabın ayırt edici taraflarından biri de bu yapıları yalnızca kanonik bir “brutalist” tanımın içine yerleştirmek yerine, bağlamları ve işlevleri üzerinden yan yana getirmesi. Tulett’in fotoğrafları, başlangıçta ortak bir mimari hareketin parçası olarak tasarlanmamış yapıları aynı görsel düzlemde buluşturuyor. Ham yüzeyler, modüler tekrarlar, geometrik biçimler, anıtsallık ve zamanın yapıların yüzeylerinde bıraktığı izler ortak bir görsel sözlük oluşturuyor. Ancak bu ortaklık, yapıların tarihsel ve politik farklılıklarını ortadan kaldırmaktan çok, aralarındaki gerilimi görünür hale getiriyor.
Bu nedenle Brutalist Korea yalnızca bir mimari fotoğraf kitabı olarak değil, “brutalist” kategorisinin kendisini de tartışmaya açan bir çalışma olarak okunabilir. Kitapta kontrol, altyapı, kültür, eğitim, kamusal yaşam ve tüketim gibi farklı işlevler için üretilmiş yapılar, Tulett’in fotoğrafik bakışı aracılığıyla aynı beton sözlüğü içinde yan yana geliyor. Bu durum kaçınılmaz olarak aralarındaki bazı ayrımları bulanıklaştırıyor. Fakat kitabın asıl gücü de burada ortaya çıkıyor: küresel ölçekte tanınabilir bir estetik kategoriyi yerel tarihlerin karmaşıklığıyla karşı karşıya getiriyor.

Tulett’in fotoğraflarında beton, yalnızca bir malzeme ya da biçimsel tercih değil; Güney Kore’nin savaş sonrası dönüşümünün, hızlı sanayileşmesinin ve modernleşme deneyiminin izlerini taşıyan bir yüzey haline geliyor. Yapıların yaşlanması, çevreleriyle kurdukları ilişki ve zaman içinde değişen anlamları da bu görsel anlatının parçası.
Brutalist Korea bu nedenle “Kore’de brutalizm nedir?” sorusuna kesin bir tanım vermekten çok, bu sorunun kendisini yeniden kuruyor. Betonun estetik bir dil olmanın ötesinde tarih, işlev, modernleşme ve toplumsal dönüşümle kurduğu ilişkiye bakıyor. Tulett’in fotoğrafları da tam bu noktada, mimariyi yalnızca inşa edilmiş bir nesne olarak değil, zamanın ve tarihin üzerinde biriktiği bir hafıza yüzeyi olarak görünür kılıyor.


