Çoklu Hakikatler Çağında Sanat Ne İşe Yarar? -
Onarım Pratiği Olarak Doğum, Bestami Eği, 2026

Çoklu Hakikatler Çağında Sanat Ne İşe Yarar?

Kapadokya Bienali, 7 Mayıs-3 Eylül 2026 tarihleri arasında Nevşehir’de Türkiye’den ve çeşitli ülkelerden sanatçıları bir araya getiriyor.

/

Kapadokya Bienali 7 Mayıs-3 Eylül 2026 tarihleri arasında Nevşehir’de Göreme, Ürgüp, Avanos, Uçhisar, Ortahisar, Mustafapaşa ve Kayaşehir olmak üzere yedi lokasyonda Türkiye’den ve çeşitli ülkelerden sanatçıları bir araya getiriyor. Enes Kaya direktörlüğünde, Sinemasal ve New Saga işbirliğiyle düzenlenen Kapadokya Bienali doğum temasıyla yola çıkıyor. Doğum, hem bireysel hem de kolektif bir yenilenmeyi simgeleyerek, geçmişin izlerinden geleceğin umutlarını yeşerten bir eylem olarak tarif ediliyor.
 
Heykel, resim, müzik, performans, sinema, video, fotoğraf ve enstalasyon gibi disiplinlerden sanatçılar orta anadolunun kadim topraklarında işlerini sergilerken yaratıcılığın ve sanatsal ifadenin kolektif düşünme ve eylemenin bir aracı olarak değerine de işaret ediyor. Zira sanat yalnızca estetik bir üretim biçimi değil, aynı zamanda, çoklu krizler çağında artık dermanı kalmamış bir gezegende toplamsal dayanışmaya nefes üfleme çabası, ayağa kalkmayı öneren bir işaret fişeği ya da bir tür ağrı kesici; bir yönüyle de gerçeğin eğilip bükülmesine hakikat arayışıyla itiraz ederken eşitsizlikleri yüze vuran bir yüzey belki.

Bestami Eği

Heykeltıraş ve görsel sanatçı Bestami Eği bu yıl ilk kez düzenlenen Kapadokya Bienali’nin seçkisinde Onarım Pratiği Olarak Doğum adlı çalışmasıyla yer alıyor. Sanatçı manifestosunda bu eseri için şöyle diyor: “Bu çalışma, buluntu bir ceket üzerinden hızlı moda endüstrisinin üretim pratiklerini ve bu süreçlerin ekolojik etkilerini tartışan bir düşünme alanı olarak geliştirildi. Ceket, farklı tekstil parçaları ve endüstriyel atıklarla yeniden bir araya getirilerek sabit bir nesneden çok müdahale edilmiş bir yüzey olarak ele alındı. Hızlı moda üretiminin yüksek su tüketimi ve kirletici etkisi, biyoçeşitlilik üzerindeki baskı ile birlikte doğrudan malzemenin kendisi üzerinden okunabilir hale getirildi. Yüzeye yerleştirilen hayvan ve bitki imgeleri, farklı ekolojik alanların aynı yüzeyde birlikte var olma hâlini görünür kılarken, bu katmanlı yapı onarım ve dönüşüm süreçlerini de içeriyor. Doğum kavramı ise bu bağlamda yeni bir başlangıçtan çok, hasar görmüş bir dünyanın içinde onarım yoluyla yeniden kurulan kırılgan bir yaşam ihtimali…”
 
“Doğa kusursuz bir yapı değil; sürekli değişen, dönüşen bir sistem. Bu yaklaşım, insan merkezli mükemmeliyet fikrine de bir eleştiri içeriyor. Sanatın doğrudan dünyayı değiştirdiğini iddia etmiyorum;
ama algıyı dönüştürme gücüne inanıyorum.”

Sanatı hak savunuculuğunun bir aracı olarak kullandığınızı her serginizde dile getiriyorsunuz. Çalışmalarınız uzun zamandır ekolojik haklara, sürdürülebilir yaşama odaklanıyor. İnsanı merkeze alan sistemlere sanattan doğru eleştirel bir bakışınız var ve bunu üretimlerinize yansıtırken doğayı gözetiyorsunuz. Biraz anlatır mısınız?
Sanat benim için yalnızca estetik bir üretim alanı değil, aynı zamanda bir ifade ve müdahale biçimi. Hak savunuculuğunu doğrudan sloganlarla değil, daha çok malzeme ve süreç üzerinden kuruyorum. Çünkü içinde bulunduğumuz sistem, insanı merkeze alırken doğayı bir kaynak olarak konumlandırıyor ve bu da ciddi bir ekolojik tahribata yol açıyor. Benim işlerim tam da bu kırılma noktasına temas etmeye çalışıyor. Uzun süredir üretimlerimde atık malzemeler, buluntu nesneler ve organik öğeler kullanıyorum. Bu, sadece estetik bir tercih değil; aynı zamanda bir duruş. Örneğin pas, toprak, yosun ya da bitkilerden elde ettiğim pigmentlerle çalışmak, doğayla kurduğum ilişkinin daha doğrudan ve dönüştürücü bir hale gelmesini sağlıyor. Endüstriyel ve organik olanı bir araya getirerek aslında içinde yaşadığımız çelişkiyi görünür kılmaya çalışıyorum. Sürdürülebilirlik benim için sadece kullanılan malzemeyle sınırlı değil; üretim biçimi, sergileme dili ve izleyiciyle kurulan ilişkiyi de kapsıyor. İşlerimde çoğu zaman “kusurlu”, “bozulmuş” ya da “dönüşmüş” yüzeylere yer veriyorum. Çünkü doğa da zaten kusursuz bir yapı değil; sürekli değişen, dönüşen bir sistem. Bu yaklaşım, insan merkezli mükemmeliyet fikrine de bir eleştiri içeriyor. Sanatın doğrudan dünyayı değiştirdiğini iddia etmiyorum; ama algıyı dönüştürme gücüne inanıyorum. Eğer izleyici, bir işin karşısında durup kendisinin doğayla ilişkisini yeniden düşünmeye başlıyorsa, orada küçük de olsa bir fark yaratılmış oluyor. Benim üretim pratiğim de tam olarak bu alanı açmaya çalışıyor.
 
Geçen yıl Diyarbakır’da “Antroposen” başlıklı serginiz çok ses getirmişti ve yeni eserlerin eklendiği ikinci edisyonu Uçan Süpürge Kadın İletişim ve Araştırma Derneği’nin organizasyonu ve İsviçre Büyükelçiliği desteğiyle Ankara’da açılmıştı. Kapadokya Bienali’nde sergilenecek çalışmanız, Antroposen’in rüzgarıyla havalanan, onun misyonunu bir adım yukarı taşıyan bir ustalık eseri bence. Bize ne söylüyor bu çalışmanız?
Onarım Pratiği Olarak Doğum adlı çalışmam, Bienal’in “Peki ya şimdi? Doğum” temasıyla doğrudan ilişki kuruyor. Antroposen’de derinleşen yıkımın ardından bu soru, benim için bir yüzleşme ve sorumluluk alanı açıyor. Bu bağlamda doğumu yalnızca bir başlangıç değil, aynı zamanda bir onarım ve yeniden kurma pratiği olarak ele alıyorum. Ancak bu doğum, temiz ve kusursuz değil; hasarın içinden, kırılgan ve belirsiz bir şekilde ortaya çıkan bir süreç. Özellikle hızlı moda endüstrisinin ekolojik tahribata neden olan üretim biçimleri; suyu vahşice tüketmesi, suyu ve toprağı kirletmesi ve biyoçeşitliliği tehdit etmesi bu yıkımın çok somut bir örneği. Çalışmada kullandığım atık ve organik malzemeler, bu çöküşün izlerini taşırken aynı zamanda dönüşüm ihtimalini de barındırıyor. İzleyiciyi bu eşikte konumlandırarak, “peki ya şimdi?” sorusunu birlikte düşünmeye ve bu hasarın içinden nasıl bir onarım geliştirilebileceğini sorgulamaya davet ediyorum.
 
Doğa bize barışı bir türlü öğretemedi. Bu direncimiz elbette kültürel. Direnci kırmanın bir yolu da sanatsal ifadeye daha çok alan açmak belki. Karşılaşmalar, yaratıcı düşünce ve kolektif üretme pratikleri, didaktik mesajlardan daha etkili olabiliyor.”

“Sızan Sistemler” Kirli Akış, Bestami Eği

İlk kez geçen yıl İngiltere’de SOJO ve WRAP platformları giysi onarımının çevresel etkisini hesapladı. Onarıp tekrar giydiğimiz her beş giysi dört yeni satın almayı önlüyor. Bu da karbon emisyonunu yüzde 82 oranında azaltmak demek. Örneğin bir ceketin onarılması 45 kilogramdan fazla karbondioksitin doğaya salımını durdurmak anlamına geliyor. Bienal’de sergilenen çalışmanız moda endüstrisine döngüsel ekonomi bağlamında sorular fırlatan bir iş gibi de okunabilir mi?
Bu çalışma sadece, atık ve buluntu malzemeleri ileri dönüştürerek sanatsal bir form ortaya çıkarma çabası olarak okunmamalı. Burada moda endüstrisinin doğa kaynaklarını sınırsızca ve sorumsuzca tüketerek aynı sorumsuzlukla doğaya yüksek hacimli toksik atıklar bırakmasına dair bir mesaj da var. Bir pamuklu tişörtün üretimi için 2700 litre su gerekiyor; bu, bir kişinin iki yıldan fazla süre boyunca içtiği su miktarı. Tekstil endüstrisi küresel su tüketiminin yüzde 10’undan sorumlu. Bir karat elmas elde edebilmek için bin tonluk kaya ve toprağın yeri değiştiriliyor ve yaklaşık 4 bin litre su gerekiyor bunun için. Bu süreçte 108 kg karbondioksit atmosfere karışıyor. Moda, hava ve deniz taşımacılığının toplamından daha fazla enerji tüketiyor. Yılda yaklaşık 70 milyon varil petrol, giysilerimizdeki polyester liflerin yapımında kullanılıyor. Polyesterden yapılan bir gömlek, pamuktan yapılana kıyasla iki kat daha fazla karbon ayak izine sahip. Fermuarı bozulan bir yağmurluğu onarmak yerine atarsanız makinede 300 kere çamaşır yıkamış kadar zarar veriyorsunuz doğaya. Yırtılmış bir tişörtü atmak, 25 saat boyunca ütü yapmaya eşdeğer bir enerji tüketimi anlamına geliyor. Yün kazağınızı tamir edip geri giyerseniz bir ampulün 50 gün boyunca açık kalması kadar bir tüketimi geri kazanmış oluyorsunuz. Bu örnekler bazılarına fazla romantik geliyor, zahmetli görünüyor veya “dünyayı ben mi kurtaracağım” gibi klişeler… “Kullan-at” çağında her nesne ve her imkan insan türünün hizmetinde. Bu sadece doğayı kirletmeyi normalleştiren bir slogan değil; insan türünü bencilleştiren, emeği değersizleştiren bir norm aynı zamanda. İnsan, biricik olma ihtirasıyla gezegenin diğer canlı ve cansız varlıklarını hiçe sayan, kötü bir bilimkurgu filmi ‘kahramanı’ artık. Gezegenimiz söz konusu olduğunda iki büyük günahtan söz edebiliriz: Kaynaklar sınırsızmış gibi yaşamak, ve insan türünün her şeyi yapmaya hakkı olduğunu zannetmek… Oysa biz bu dünyayı dağlardan derelere, arılardan ormanlara kadar pek çok şeyle paylaşıyoruz. Ne var ki doğa bize barışı bir türlü öğretemedi. Bu direncimiz elbette kültürel. Direnci kırmanın bir yolu da sanatsal ifadeye daha çok alan açmak belki. Karşılaşmalar, yaratıcı düşünce ve kolektif üretme pratikleri, didaktik mesajlardan daha etkili olabiliyor.
Ben çevresel krizlerin haklara etkisini, kültürel mirası yok etme tehdidini, betonun yeşile tercih edilmesindeki kötülüğü, su hakkının ihlalini konuşmayı seçiyorum ve bunun için de sanat benim aracım.”
 
Bu yıl Küresel İklim Zirvesi (COP31) Türkiye’de yapılacak. Bir iklim hakları savunucusu olarak COP31 sürecini takip ediyor musunuz?
COP’ları yakından takip ediyorum, ancak bu zirvelerin çoğu zaman kendi içinde ciddi çelişkiler barındırdığını düşünüyorum. COP31’in Türkiye’de yapılacak olması önemli bir eşik olabilir. Ancak bu tür zirvelerin gerçekten anlamlı olabilmesi için söylemlerin ötesine geçilmesi, somut ve bağlayıcı politikaların hayata geçirilmesi gerekiyor. Aksi halde bu toplantılar, krizi tartışan ama aynı zamanda mevcut sistemi yeniden üreten platformlara dönüşüyor. Bir sanatçı ve ekolojik haklar üzerine düşünen biri olarak, ben de bu çelişkileri görünür kılmayı önemsiyorum. Çünkü dönüşümün sadece politik düzeyde değil, aynı zamanda algı ve farkındalık düzeyinde de gerçekleşmesi gerektiğine inanıyorum. Çevresel bozulma ve iklim değişimi sadece meteorolojinin konusu değil. Eko anksiyeteye sebep olan, kasvetli ve tehditkar mesajlarla da iklim krizine dikkat çekebilirsiniz, sanatsal ifadeyle de bu konunun gündemleşmesine katkıda bulunabilirsiniz. Ben çevresel krizlerin haklara etkisini, kültürel mirası yok etme tehdidini, betonun yeşile tercih edilmesindeki kötülüğü, su hakkının ihlalini konuşmayı seçiyorum ve bunun için de sanat benim aracım. Aşırı hava olaylarının nöroçeşitli çocukları nasıl etkilediğini, doğa felaketlerinde kadınların nasıl geride bırakıldığını ya da binyıllar önce yapılmış mağara resimlerinin sıcaklık artışıyla nasıl yok olmaya başladığını konuşuyoruz sergilere gelen insanlarla. COP gibi uluslararası buluşmaların sadece ticari faaliyetlere, teknik sonuçlara değil, haklara ve sürdürülebilir yaşama, sivil toplum örgütlerinin savunuculuğunu yaptığı alanlara da odaklanması gerekiyor.
 
Geçen yıl Brezilya’da COP30 için, koruma altındaki on binlerce hektarlık Amazon yağmur ormanları kesilip dört şeritli otoyol yapılmıştı. 50 bin kişi zirvede ağırlanacağı için trafiği rahatlatmak amacıyla böyle akıl almaz bir yola başvurdular, üstelik hükümet yetkilileri bu otoyolun sürdürülebilir olduğunu iddia etti.
Evet, inanılır gibi değildi! İklim kriziyle mücadele adına koruma altındaki ormanların kesilmesi ve bunun “sürdürülebilirlik” ile makyajlanması aslında meselenin ne kadar yüzeysel ele alınabildiğini gösteriyor. Bu durum, sürdürülebilirlik kavramının nasıl kolaylıkla araçsallaştırılabildiğini de ortaya koyuyor. İşte yine insan türünün konforu için doğayı gözünü kırpmadan harcamak… Türkiye’de son on yılda 144 milyon ağaç katledildi. Sanat bu sorumsuz eylemlerin ifşası için de bir imkan. Sergilerimde kesilip atılmış ağaç dallar ve kütüklerle oluşturduğum işler de var; bu rasgele bir tercih değil, çevresel katliamlarla seyirciyi yüzleştirmek istiyorum. Malzemeyi doğadan temin ediyorum ve dikkat çekmek istediğim hak ihlallerine dair mesajlarımın taşıyıcısı oluyor o malzemeler. Bu refleks, doğadaki unsurlara daha hassas ve dikkatli bir bakışı da getiriyor; ağaçları sadece romantik hislerle sevmiyoruz mesela, ısı dengesi sağladığı, canlıları yaşattığı, toprağı koruduğu için de ağaca ihtiyacımız var.
 
3-30-300 kuralını biliyorsunuz değil mi?
Tabii. Denir ki her birey, yaşadığı çevrede en az 3 ağaç görebiliyor olmalıdır. Herkes yürüyerek veya bisikletle ulaşabileceği 300 metreden daha yakın mesafede en az bir hektar yeşil alana erişebilmelidir ve mahallesinde yüzde 30 ağaç örtüsü bulunmalıdır. Yaşayan doğa betondan öncedir. Dünya Sağlık Örgütü kişi başına en az dokuz metrekare yeşil alan olması gerektiğini söylüyor. Oysa yaşadığımız kentlerde yeşil alana erişmek için arabaya binip gitmek zorundayız.
 
Carlos Moreno’nun 2015 yılında ortaya attığı 15 Dakikalık Şehir vizyonu şehirlerde ekolojik, ekonomik ve sosyal unsurlar arasında yeniden denge sağlamaya odaklanıyordu. Evden çıktığımızda 15 dakikalık bir yürüyüşle veya bisikletle temel ihtiyaçlarımızı karşılayabildiğimiz şehirler…
Ve bu temel ihtiyaçlar sadece market, hastane veya okulla sınırlı değil. Entelektüel ihtiyaçlar da var. Tiyatro, sinema, kitapçı, sergi mekanları vb.nin de ulaşılabilir olması lazım. Ankara’daki son sergimde, sergileme standartlarını çok iyi karşılayan birçok mekan olduğu halde tercihimi kentin en bilinen merkezi olan Kızılay’dan yana kullanmıştım çünkü diğer seçenekler toplu taşımayla veya yürüyerek ulaşmaya pek de elverişli değildi. Özel araçla gidilebilen ya da iki otobüsle varabileceğiniz bir sergi için o kadar zaman ve emek harcamayı tercih etmeyebilirsiniz. Ayrıca, erişilebilirliği ve kapsayıcılığı da gözetmek gerekiyor, tekerlekli sandalye kullanan veya görmeyen birinin de sergi mekanına kolaylıkla ulaşabilmesini dert ediyorum. Bütün bunlar sanatsal üretimlerin ve mekanların kent mimarisiyle, toplumsal yaşama katılım hakkıyla ve ekolojiyle ilişkisi üzerine düşünmemi sağlıyor.

İstanbul Modern 2
İstanbul Modern 2 Mobil

Uluslararası Su Forumu, 2025

Diyarbakır’da atölyelerinizin devam ettiğini biliyorum. Neler yapıyorsunuz şu sıralar?
Stüdyom Diyarbakır’da, orada yaşıyor ve üretiyorum. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin İklim Değişikliği ve Sıfır Atık Dairesi ile birlikte bugünlerde yeni bir atölyeler dizisine başladık; ileri dönüşüm (upcycling) atölyeleri bunlar, çocuklarla ve kadınlarla çalışıyoruz. Yine Belediye’nin Agroekoloji İklim Okulu kapsamında çocuklarla Dicle nehri ile kadim Hevsel Bahçelerindeki biyoçeşitliliğe, çevre kirliliğinin ve iklim değişiminin sudaki yaşama ve canlı haklarına etkisine dikkat çekmek için bir atölye yaptık. Didaktik mesajlar vermek yerine, çocuklara bire bir deneyimleyebilecekleri bir ortam sağlamak hem sanatçı hem aktivist olarak benim için çok önemli. Yanından geçtiğimiz, uzaktan baktığımız veya fotoğraflarda gördüğümüz Dicle nehrinin balıklar, bitkiler, kuşlar ve su canlıları gibi tüm sakinlerinin yanı sıra, çevresinde tarım alanlarına, ağaçlara, hayvanlara nasıl yaşam verdiğini de konuştuk. Nehir kıyısında yürüyüş yaparak topladığımız taşlara bitki ve hayvan çizimleri yaptık. Daha sonra nehirden kavanozlarla su alıp rengini ve kokusunu inceledik; kirliydi. Hep birlikte sorduk: ‘Bu suda canlılar yaşayabilir mi?’ Çocuklar doğa bilgisini sanatla birleştirip eserler üretirken Dicle’nin sadece bir nehir olmadığını, yüzyıllarca içindeki ve çevresindeki yaşamı besleyen bir ekosistem olduğunu, tarihe tanıklık eden bir kültür unsuru olarak korunması ve sürdürülmesi gerektiğini öğrendiler. Dicle nehri ve Hevsel vadisi gibi binlerce ekolojik alan, sadece iklim değişimiyle bu hale gelmiyor; betonu yeşilden üstün gören, barajları hayat kaynağı nehirlere tercih eden, çevreyi kendi çıkarları için yağmalayan insan faaliyetlerinin sonuçları bunlar. Dicle-Fırat havzasında geçmişte 250 yılda bir görülen aşırı kuraklık günümüzde her on yılda yaşanıyor ve giderek yaşam alanlarını daha yıkıcı etkilerle karşı karşıya bırakıyor. 20’si endemik olmak üzere 46 balık türünün yaşadığı Dicle nehrinde kirlilik nedeniyle yedi türün nesli tükendi; her yıl 29 bin balık ölüyor.
 
Bu arada yeni bir sergi hazırlığı da var mı?
“Antroposen”in her defasında birçok yeni çalışma ekleyerek güncellediğim üç edisyonu Diyarbakır ve Ankara’da sergilendi. Bu süreçte geçen yıl Diyarbakır’da yapılan Uluslararası Su Forumu için bu sergiden özel bir seçki oluşturdum. Bu ay yani 12 Mayıs’ta başlayacak olan Barış Forumu’nda da yeni işlerimden birkaçı sergileniyor. Ekolojik haklar ve sürdürülebilir yaşam odağından ayrılmadan ama bu kez daha farklı teknikler ve malzemelerle yeni bir sergi hazırlığım da var.
 
Kapadokya Bienali ile başladık, onunla bitirelim. Çalışmanız nerede sergileniyor?
Göreme Açık Hava Müzesi’nde sergileniyor. Terk edilmiş bir tekstil ürününü başka atık ve buluntu malzemelerle katman katman işleyerek ortaya çıkardığım bu çalışma, kullanılıp atılmış bir ceket aslında. Vaktiyle bir kadın mı giymiş yoksa erkek mi bilmiyorum. Ceketi bulduğumda cinsiyetsiz ve standart bir bedende görünmesi beni bu malzemeyi dönüştürme noktasında harekete geçirdi çünkü bana şunu söyleme fırsatı da verecekti: S–M–L beden etiketleri moda endüstrisinin bir icadı değil, ikinci dünya savaşı sırasında milyonlarca askeri giydirmek için geliştirilmiş bir lojistik çözüm. Bedenlerin ölçülmeyip kategorilere ayrılmasıyla başlayan, bedensel çeşitlilik yerine ortalamaların tercih edildiği, seri üretime uygun bir kodlama yani. Bu kodlar hiç de masum değil bence; davranışları ve kendimizi algılama biçimimize müdahale ediyor. Beden, bir değer yargısına dönüşüyor. Harfler ve etiketler bedenleri tanımlamak için değil, onları kontrol altında tutmak için var. Tıpkı askeri hiyerarşi gibi. Bienallerde eserler üzerinden bu gibi tartışmaların yürütülmesini çok önemli buluyorum. Kapadokya’ya pek çok ülkeden ve Türkiye’den sanatçılar katılıyor. İsterim ki her birimizin üretimleri hem sanat ekosistemini hem de aramızdaki bağları güçlendirsin.

Katıksız İngiliz

0 0,00