Taşın Hatırladığı: Büyük Mısır Müzesi Üzerine -
Mısır, Giza’daki Grand Egyptian Museum’un sergi salonu. Fotoğraf: Wang Dongzhen.

Taşın Hatırladığı: Büyük Mısır Müzesi Üzerine

Büyük Mısır Müzesi, mumyalama pratiğinden mimari kurguya uzanan sergileme diliyle zamanı doğrusal bir anlatı olmaktan çıkararak katmanlı bir deneyime dönüştürüyor. Dağılmış koleksiyonların yeniden bir araya gelişi, kolonyal müzecilikle mesafeli bir ilişki kurarken; beden, bellek ve iktidar arasındaki tarihsel bağları yeniden düşünmeye açıyor.

/

Osiris’in bedeni parçalara ayrıldığında, zaman da onunla birlikte dağıldı. Set’in şiddeti yalnızca bir cinayet değil; kozmik düzenin bozulmasıydı. İsis’in parçaları tek tek toplayıp Osiris’i yeniden bir araya getirmesi ise ölümü inkâr eden bir mucizeden çok, sürekliliğin icadı olarak okunabilir. Mumyalama bu nedenle yalnızca bir koruma tekniği değil; bedenin zamana karşı direnişini, dağılmaya karşı bir aradalık arzusunu temsil eder. Büyük Mısır Müzesi, (The Grand Egyptian Museum) bu mitolojik çerçevenin tarihsel bir anlatı olmanın ötesinde, hâlâ dolaşımda olan bir düşünme biçimi olarak varlığını sürdürdüğü bir anlatı kurgusu sunar. Burada zaman doğrusal değil; katmanlı, iç içe geçmiş ve bedene temas eden bir yapı hâlini alır.

Müze, zamanı yalnızca anlatmaz; onun akışını mekânın içine yayar. Zaman askıya alınmış, ağırlaşmış, mimarinin içine çökmüş gibidir. Neredeyse beş bin yıllık bir tarih boyunca bedenin, belleğin ve kalıcılığın nasıl düşünüldüğüne dair sorular, sergileme dili aracılığıyla güncel bir bağlamda yeniden gündeme gelir. Mumyalanmış bedenler, mezar taşları ve ileri teknik buluşlar, sonsuza dek kalacağına inanılan şeylerin ne kadar kırılgan olabileceğini gösteren güçlü kanıtlar olarak yan yana durur. Müze ölümü gizlemez; onu estetize etmeden ama ondan kaçınmadan, doğrudan görünür kılar.

Kral II. Ramses dönemine ait firavun heykelleri.

Dağılmış Koleksiyonlardan Eve Dönüş

Yıllar süren araştırma, belgeleme ve yeniden konumlandırma sürecinin ardından, farklı koleksiyonlarda dağınık hâlde bulunan eserlerin bir araya getirilmesi, yalnızca sergisel değil, aynı zamanda politik bir jest olarak da okunabilir. Avrupa müzelerinde “koruma”, “bilimsellik” ya da “güvenlik” gerekçeleriyle bağlamından koparılmış biçimde sunulan objelerin aksine, burada nesneler kendi tarihsel ve coğrafi bağlamları içinde yeniden konuşmaya davet edilir. Bu ölçekte ve bütünlükte bir araya geliş, sergiyi yalnızca büyüleyici değil, aynı zamanda baş döndürücü kılar. Müze, tarihi kimin adına, kim tarafından ve hangi bakışla anlatıldığı sorusunu doğrudan mekânın içine yerleştirir.

Mimari kurgu bu soruya tek bir yanıt üretmekten özellikle kaçınır. Geniş akslar, kontrollü perspektifler ve bilinçli boşluklar, izleyiciyi edilgen bir seyirci olmaktan çıkararak zaman içinde hareket eden bir bedene dönüştürür. Yapının ölçeği ilk bakışta bir ağırlık hissi yaratır; ancak bu ağırlık antik ihtişamın bire bir yeniden üretimi değil, çağdaş bir düzenlemenin sonucudur. Mimari dil, geçmişin görkemi ile modern müzeciliğin mesafeli soğukkanlılığı arasında gidip gelir.

İktidarın Taşlaşmış Hâli: II. Ramses

Girişte karşılaşılan II. Ramses’in devasa heykeli bu karşılaşmanın ilk düğüm noktalarından biridir. Ayaklarının dibinde, ona dolanmış gibi konumlanan kızları Prensesler Merytamun ve Bintanath ile birlikte tasvir edilen bu heykel, yaklaşık MÖ 1279–1213 yıllarına tarihlenir. Burada iktidar, yalnızca yukarıdan aşağıya akan bir güç olarak değil, çevresinde kurulan ilişkiler ağıyla birlikte düşünülür. Müze boyunca öne çıkan unsurlardan biri, tarih yazımında çoğu zaman arka planda bırakılan kadın figürlerin sessiz ama ısrarlı biçimde anlatının merkezine doğru çekilmesidir. Bu kırılmalar, anlatının düz çizgisini bozan küçük ama etkili sapmalar yaratır.

Amenhotep III’ün tanrıça Sekhmet için sipariş ettiği yüzlerce heykelden biri, bu bağlamda özel bir yoğunluk taşır. İsmi “güçlü olan” anlamına gelen Sekhmet, ateş ve yıkımla olduğu kadar kralın korunmasıyla da ilişkilendirilir. Siyah granitten yapılmış bu heykelin rengi, ölümden çok yaşam ve yeniden doğuş fikrini çağrıştırır. Sekhmet figürü, iktidarın yalnızca yıkım üzerinden değil, denge ve koruma üretimiyle de sürdürüldüğünü hatırlatır.

Kraliçe Hatshepsut’un hikâyesi, müzede yalnızca kronolojik bir bilgi olarak değil, iktidarın cinsiyetle kurduğu karmaşık ilişkinin somut bir örneği olarak yer alır. I. Thutmose’un kızı, II. Thutmose’un eşi ve III. Thutmose’un vekili olarak başlayan siyasi yolculuğu, onu ortak hükümdar ve ardından “kral” konumuna taşır. Barışçıl yönetimi ve savaştan ziyade ticareti önceleyen dış politikası, alternatif bir iktidar modeli üzerine düşünmeye alan açar.

Taş Merdivenler ve Bedensel Tarih

Girişteki geniş merdivenlerde sıralanan taş heykeller, tarihin katmanları arasında fiziksel bir geçiş duygusu yaratır. Kimi eleştirmenler bu düzenlemeyi teatral ya da didaktik bulsa da, bu kurgu izleyiciyle tarih arasında bedensel bir yakınlık kurmayı amaçlayan mekânsal bir deneyim sunar. Yukarı doğru ilerledikçe zaman yoğunlaşır; her adım, farklı bir yüzyıla ve farklı bir bedene temas eder. Taşın görsel soğukluğu ile mekândaki bedensel varlık arasındaki bu karşılaşma, tarihin soyut bir anlatıdan ziyade maddi bir deneyim olduğunu hatırlatır.

Bu yoğunluk içinde öne çıkan mekânlardan biri, Khufu’nun ilk teknesinin sergilendiği odadır. Halfa ipleriyle birbirine bağlanan ahşap parçalar, yalnızca bir teknenin değil, kolektif bir bilginin izlerini taşır. Yeniden inşa sürecinde keşfedilen ve üzerlerinde yüzlerce hiyeroglif bulunan ahşap parçalar, antik gemi ustalarının kullandığı yönlendirme sistemlerini görünür kılar. Anıtsal tekne, Nil’in döngüsel yaşam anlayışıyla firavunun ölümden sonraki yolculuğu arasında kurulan sembolik ilişkiyi somutlaştırırken, aynı zamanda dönemin ileri mühendislik bilgisini de ortaya koyar.

Kraliçe Hetepheres’in mezarına dair anlatı ise parçalanma ve yer değiştirme fikri etrafında şekillenir. Muhtemelen Dashur’da, eşi Sneferu’nun mezarı yakınında bulunan orijinal mezarının yağmalanmasının ardından, bedeninin yok olduğu düşünülür. Ona ait eşyaların Giza’ya, oğlu Khufu’nun piramidinin yakınına taşınması, bedenin yokluğunda nesnelerin hafızayı nasıl taşıdığına dair çarpıcı bir örnek sunar.

Kral Tutankhamun’un altın maskesi.

Gündelik Hayatın Arşivi

Günlük hayata dair nesneler, müzenin en canlı bölümlerinden bazılarını oluşturur: rengârenk takılar, süslü yataklar, oyun tahtaları, mumyalanmış bir peruk, sandalyeler, ayak uzatmak için kullanılan puflar ve atlı arabalar. Uzun bir papirüs tomarında saray çalışanlarının isimleri, ofisler arası mali anlaşmalar ve yiyecek takasları listelenir. Bu belgeler, ekonominin, emeğin ve değerin binlerce yıl önce de karmaşık bir dolaşım içinde olduğunu gösterir. Şanslı ve şanssız günler takvimi, her günün pozitif ya da negatif bir enerjiyle yüklü olduğu fikrine dayanır. Takvim, yalnızca tehlikelerden kaçınma yollarını değil, zamanın çizgisel değil döngüsel ve ritmik bir yapı olarak nasıl kavrandığını da ortaya koyar.

Tutankhamun’a ayrılan bölümde ihtişam neredeyse fiziksel bir ağırlık kazanır. İç içe geçen tabutlar, ayrıntılı altın süslemeler ve mumyayı çevreleyen koruyucu figürler, ölümü bir son değil, başka bir düzenin başlangıcı olarak tahayyül eden bir dünya görüşünü yansıtır. Altın, burada yalnızca zenginliğin değil, ebediyet arzusunun da maddesidir. Mezar odalarının genel ihtişamı, asker heykellerinin olağanüstü işçiliği ve minyatür detaylar, bedenin yok oluşuna karşı geliştirilen estetik ve teknik stratejileri görünür kılar. Ölüm, bu anlatıda karanlık bir boşluk değil; dikkatle inşa edilmiş bir geçiş alanıdır.

Müzenin içinden genel görünüm.

Yazının Çözülmesi ve Çeviri

Müzenin dikkat çekici anlatı başlıklarından biri de yazının çözülmesine dair bölümdür. Antik Mısır yazısının çözümlenmesi, bilginin tekil bir dil ya da deha üzerinden değil, diller arası karşılaşmalar yoluyla üretildiğini gösterir. Çeviri, burada yalnızca dilsel bir işlem değil; tarihsel bir eşik olarak ele alınır.

Müzenin bazı noktalarından piramitlerin görülmesi, iç mekândaki zamanla dışarıdaki zamanı birbirine bağlayan görsel bir ilişki kurar. Bedenler, nesneler ve anlatılar; Büyük Mısır Müzesi’nde geçici de olsa aynı düzlemde buluşur. Zaman burada durmaz; yalnızca başka türlü akmaya başlar.

Bu farklı zaman algısı, müzenin kolonyal tarihle kurduğu mesafeli ama bilinçli ilişkiyle de şekillenir. Büyük Mısır Müzesi, Batı merkezli evrensel anlatının bir tekrarını üretmekten özellikle kaçınır. Nesneler, fethedilmiş bir geçmişin sessiz tanıkları olarak değil; hâlâ konuşan ve tartışmaya açık varlıklar olarak sunulur. Bu yaklaşım, müzeyi yalnızca bir sergileme alanı değil, tarih yazımının kendisini sorgulayan bir mekân hâline getirir. Sergileme dili, Avrupa müzelerinde uzun yıllar boyunca bağlamından koparılmış biçimde sunulan benzer objelerle bilinçli bir karşıtlık kurar. Burada amaç, nostaljik bir “eve dönüş” anlatısı üretmekten ziyade, geçmişin bugünü nasıl şekillendirdiğini hatırlatan eleştirel bir başlangıç önermektir.

Yazının çözülmesine dair anlatı da bu sorumluluk duygusunu pekiştirir. Hiyerogliflerin çözümlenmesi, tek bir aydınlanma anına değil; yüzyıllar boyunca diller, kültürler ve coğrafyalar arasında kurulan temaslara dayanır. Anlam, bu anlatıda donuk değil; sürekli hareket hâlindedir. Çeviri, geçmişle gelecek arasında kurulan etik bir aktarım biçimi olarak ele alınır.

Zamanın Kozası

Bu aktarım meselesi, Tutankhamun bölümünde en yoğun hâlini alır. Mezarın katmanlı yapısı, yalnızca fiziksel bir koruma sistemi değil; bilginin ve kutsallığın aşamalı biçimde açığa çıkmasına dair bir düşünme biçimini de barındırır. Altınla kaplı tabutların iç içe geçmesi, bedenin çevresine örülen bir zaman kozası gibidir. Her katman hem koruyucu hem de geciktiricidir; ölümle yüzleşme aceleye getirilmez, zaman bilinçli olarak uzatılır.

Müzenin içinden piramitlere bakıldığında, bu uzatılmış zaman hissi daha da belirginleşir. Camın arkasındaki modern yapı ile dışarıdaki antik taş kütleler arasındaki ilişki, geçmişle bugün arasındaki mesafenin ne kadar ince olduğunu düşündürür. Büyük Mısır Müzesi bu mesafeyi kapatmayı değil, onunla yaşamayı öğrenmeyi önerir. Osiris mitinin hâlâ anlamlı olmasının nedeni belki de tam olarak budur: parçalar hiçbir zaman tamamen birleşmez, ama bir arada tutulmaya devam edilebilir.

Sesin Tarihine Adanmış İlk Müze: Audeum

0 0,00