Sayda, Lübnan doğumlu, çok yönlü güncel sanatçı Akram Zaatari, yapıtlarıyla Türkiye’de farklı bağlamlarda izleyiciyle buluşmuştu. Sanatçının işleri; 4. Çanakkale Bienali, 18. Uluslararası İstanbul Bienali ve SALT Beyoğlu’nda 1998–2014 yıllarını kapsayan, üç kata yayılan kapsamlı kişisel sergisiyle uzun süre gündemde kalmıştı.
Zaatari bu kez, Yapı Kredi Kültür Sanat çatısı altındaki Yapı Kredi Müzesi’nde, Burcu Çimen küratörlüğünde düzenlenen Islık Çalan Hafıza sergisiyle karşımızda. Sergide Michael Rakowitz ve Hilal Can’ın işleriyle yan yana gelen Zaatari, Osman Hamdi Bey’in Sayda kazılarına ait arşivi fotoğraflar ve yeni çeviriler üzerinden ele alan yapıtlarıyla sergiye dahil oluyor.
Kurumun basın bülteninde de vurgulandığı üzere, Rakowitz’in sergideki işleri Irak Savaşı’nın yol açtığı yıkımı ve bu yıkımın Mezopotamya’daki kültürel miras üzerindeki tahripkâr etkilerini görünür kılıyor. Sanatçı, bu meseleyi daha önce de Londra’daki Fourth Plinth projesi kapsamında, on binlerce konserve kutusuyla inşa ettiği IŞİD heykeli aracılığıyla, 2018 yılında ele almıştı.
Serginin Mart ayında yayımlanacak kataloğunda Seçil Epik, Edhem Eldem ve Vid Simoniti, sergide yer alan sanatçıların pratiklerini ele alan metinleriyle yer alıyor. Yayında ayrıca, Osman Hamdi Bey’in 1892 yılında Théodore Reinach ile birlikte kaleme aldığı Sayda kazılarına ilişkin rapor niteliğindeki anıları, ilk kez Türkçeye çevrilmiş hâliyle okurla buluşacak. Sergi ve yayının editörlüğünü ise, yarım yüzyılı geride bırakan Sanat Dünyamız dergisinin editörü Fisun Yalçınkaya üstleniyor. Bize de hal böyle iken, Zaatari ile Osman Hamdi Bey’in Reinach ile birlikte yazdıkları Sayda anıları çıkışlı rapora bağlı olarak, neredeyse A’dan Z’ye ve çok özel bir irtibat fırsatı doğuyor.
Islık Çalan Hafıza sergisinde yer alan yerleştirmenize bakınca, sizinle, eserinizde izleri bulunan Osman Hamdi Bey arasındaki benzerlikler göze çarpıyor. Peki siz bir kültür mirası olarak aranızda herhangi bir yakınlık görüyor musunuz?
Osman Hamdi Bey ile ilk irtibatım 2014’e, onun Une Necropole Royale a Sidon Fouilles (Sayda’da Bir Kraliyet Nekropolü Kazıları) adlı kitabına arşivlerde erişmeme dayanır. Onun bir sanatçı olduğu, bunun için gerekli eğitimi de Paris’te aldığı bilgisine ulaşınca hayat şartlarına, yani Osmanlı İmparatorluğu’nun da bir parçasına odaklanmış bulundum.
O koşullar ki, kendisini Güzel Sanatlar Akademisi ve Arkeoloji Müzeleri’ni kurmak adına, dönemin Konstantinopolis’inde (İstanbul) en müsait aday da kılmaktaydı. Bu kurumların ilk yıllarına baktığınızda, çok sık gördüğünüz bir durum var: Yeni disiplinler geliştikçe, alanında uzman olmayan kişilerin kendi güzergâhlarından bir nebze çıktıklarını ve birer öncü sıfatıyla ürettiklerini görürsünüz.
Ben, bu durumla kendimi tümüyle özdeş tutuyorum. Çünkü, erken 1990’lar Lübnan’ında eğitimimi bitirdikten sonradır ki, ülke savaştan yeni çıkmış, yaklaşık 15 yıllık bir genişleme periyoduna girmişti. Bu koşullar altında da kendimi bir çok vakfa öncülük eder vaziyette buldum. Sanat pratiğime refakaten, kimi zaman bir programa öncülük etmiş, kimi zaman küratörlük yapmış oldum. Bu yönüyle, kendisinin yazdıkları ve Sayda kazılarında ne yaptığını öğrenip, daha okumadan önce kurmuş olduğum mevcut bağın çok güçlü olduğu kanısındayım.

Sözleriniz, günümüz saha ve akademisinde bir üretken, bir entelektüel olabilme adına yaşanan yeni paradigma arayışına da bir nebze ışık tutuyor. Olumlu meyanda bir yapısöküm içinde, tıpkı neredeyse ikiyüz yıl evvel kendisinin yapmaya giriştiği üzere, yeni sanat, yeni müze, yeni bilim gibi birçok eğilim, bugün de tartışılıyor, hayata dahil oluyor. Fikriniz nedir?
Evet. Belki bu (Osman Hamdi Bey) farklı alanlara yelken açtığı için oldu. Ama bugün, dünyaya katılımcı biçimde dahil olabilmek adına mustarip olduğumuz birtakım unsurlar da var; misal, mühendislik alanında uzmansınız; bu yüzden belli durumlara son derece dar bir açıdan bakmış olursunuz, ki bu sanatlar veya bilimler için bir zorunluluk halini almış bulunuyor. Ama tam da bu tavır kimi zaman kişinin küresel resmi, alanlar arasındaki irtibat noktalarını unutmasına yol açabiliyor.
“Ben bir tarihçi değilim; lâkin sanat dünyası ile, anlatıları tekrar tabir eden, ya da onların çetelesini farklı metotlarla tutan, sayımını yapan bir sanatçı olarak evet, bir tarihçiyim.”
Ama sözgelimi, matematikçiler: Hoşuma giden şekilde onların bir matematikçinin bakış açısı ile, sık sık İslâm tarihinden bahsettiklerini işitip, tanıklık ediyorum. Bu meyanda, matematikçilerin – ki nadir bir şans ile – öteki disiplinler üzerine de fikirlerini beyan etme imkânları bulunuyor.
Bu durum, benim de tarihe meyilli bir sanatçı olarak, kendi pozisyonumu tayinimde belirleyici oldu. Hep söylerim: Ben bir tarihçi değilim; lâkin sanat dünyası ile, anlatıları tekrar tabir eden, ya da onların çetelesini farklı metotlarla tutan, sayımını yapan bir sanatçı olarak evet, bir tarihçiyim. Onları tarihte pek de iyi ele alınmamış noktalardan çekip, ta hayatın içine taşıyanım.
Bu açıdan sahada olmayı, kâğıtlar arasında olmaya da tercih halindesiniz diyelim mi?
Kesinlikle. Tarihçi, metinleri kullanıp, tarih adına onları bir iletken olarak kullanır.
Bu anlamda sizin sahadaki pozisyonunuz için de bir tür araştırmacı gazetecilik bile denebilir, ne dersiniz?
Evet, gazeteci araştırmacısını sürdürürken, saha çalışmasını da yürütür ve olduğu yerden havadisini görsel veya yazılı iletir. Ben normalde araştırmamı sahada çalışıp sürdürürüm ki, bu da ürettiğim biçimi günışığına çıkarır. Böylece bazen bu biçim karşınıza bir heykel, bazen bir film, bazen ise bir seri fotoğraf olarak çıkabilir. Zaten sanatçıların yaptığı da budur. Ancak araştırma olmaksızın çalışanlar, farklı neticelerle, varlık türleri ile ortaya da çıkabiliyorlar. Peki ben tüm bunları nasıl yönlendiriyorum? İlki, karışık bir geçmişe sahibim: Mimarım, film yapıyorum ama aynı zamanda da bir araştırmacıyım ve alanım da, ‘geçmiş’, yani tarih dediğimiz o yapı.

Çalışırken tesadüfler bu sürece ne seviyede etkide bulunuyor?
Bu çok gerekli. Bunu gündeme aldığınız için son derece haklısınız. Bir örnek verelim. Buradan çıkıp, Eminönü’ne gitmişim. Eğer oraya gitmek için bariz bir gerekçem yok ise, oraya varana dek yaşanacak her irtibata açık olurum. Ve o her irtibat beni söz konusu güzergâhımdan alıkoyar, beni daha önce hiç bilmediğim şeyleri keşfetmeye sürükler. Dolayısıyla araştırma size bazen sürüklenme fırsatı verir. Bilmediğiniz bir ismi öğretir…
Bu süreçte, kameranızı bir görsel not defteri gibi kullanır mısınız?
Telefonum artık bir kamera ve evet, bazen olur bu. Ancak profesyonel kameramı daha evvelden tasarlanan durumlar adına devreye sokuyorum. Malûm, günümüz telefonları bu alanda hayli güçlü durumda, evet. Çok sayıda fotoğraf çekip, onları farklı klasörlerde sınıflıyorum. Örneğin bir klasöre ‘fikirler’, ötekine ‘arkeoloji’ veya ‘tarih’ diyebiliyorum. Bunlar zaman içinde gündeme gelip, gidiyor. Neticede tümüyle haklısınız; kişinin ‘kaza’ya kendini kapamaması gerekiyor. Eğer başınıza kaza(-lar) gelir de, onları kalkıp da güzergâhınızda kontrol etmeye yönelirseniz, ortaya son derece narin bir durum çıkabilir: Kaçırabileceğiniz şey, başka bir yerde, hiç bilmediğiniz türde, içine alınmadığınız birden fazla hakikat olabilir.
Bir eserin bittiğini ne zaman hissediyor, buna nasıl karar veriyorsunuz? Çünkü işleriniz bana sizin bir çiftçi gibi çalışıp, sürekli verim aldığınızı da hissettiriyor.
Açıkçası, o eser hiçbir zaman bitmiyor. Mevcut olanın üzerine yeni unsurlar katıyor, ekliyorum. Böyle diyorsunuz, çünkü yapıt sürekli evriliyor. Sürekli bir şeyler katıyorsunuz. Tıpkı duvarcılar gibi: Bir duvar inşa ettiğiniz vakit önce bir duvarcı takımı, ardından bir diğeriyle çalışırsınız. Böyle, inşa olunan o şerit bir duvara bürünüyor. Bir duvar diğeriyle bir odayı oluşturuyor. Arkasından bir oda ötekiyle bir ev oluşturuyor. Bir ev, diğer evle bir mahalleyi ortaya çıkarıyor. Bir mahalle de, ötekiyle bitişerek şehri oluşturuyor. Yani işiniz ile, bir duvarcılığa diğerini katmış oluyorsunuz. Ta ki yeniden yaşayana dek. Ömrünüz tükeniyor. Kaldı ki ona da ‘yapıt’ diyoruz. Eserinizi belirten şey bu hal oluyor. Ancak dediğiniz gibi, yapıtlar da izole şeyler değiller.
Eserlerinizde felsefeyle de son derece ‘cool’ ve bariz bir irtibat kurduğunuzu söylesem ? Çünkü şey’leri her daim yapısöküm’e uğratırken, onları tekrar biçimlendirmekle ilgili kanımca iyimser, saygın bir eğilimde bulunuyorsunuz. Bu da bize şu ifadeyi çağrıştırıyor: Yapıtlarınızda cevaplardan ziyade, soruları kullanıyorsunuz. Kuşkucu bu işler üzerinden izleyiciye hemen her konuda soru sorma cesareti aşılıyorsunuz. Bu da işleri mümkün mertebe ucu açık tutunca, siz de işleriniz üzerinde bir otorite olmamış oluyorsunuz. Ne dersiniz?
Evet teşekkür ederim, buna çok dikkat ediyorum. Çünkü bilgi sahasında yön tayin ederken, çok sayıda soru işaretinin yarattığı sözde kesinlik dahilinde hareket ediyorum. Kişi kendinden ne kadar emin olursa, keşfettiği de yine o kadar da az olur inancındayım. Daha fazlasını keşfedince, soru işaretleriniz artacak ve ‘bilmiyorum’ diyeceksiniz. Doğru mu, yanlış mıyım, yoksa asıl yolda mıyım? Ama tabii, elbette ki çok sayıda soru işareti olduğu vakit, kaybolabilirsiniz de. Ancak işin iyi yönü şu, elinizde kalan sorular ve bunların çözüm önerileri ile baş başa kaldığınız vakit, artık illâki bir yere varmışsınızdır.
Islık Çalan Hafıza sergisinde oldukça fenomen etkide, ruhanî türde fotoğraflar yer alıyor. Bu fotoğraflar artık birer bilimsel kanıt değiller, daha ziyade varlık’sı bir hal içeriyorlar. Bunu niçin talep ettiniz?
Bunu yapıyor olmam, fotoğraftaki ışığı, giriş seviyesini ve yokluğunu ele almamdan ötürüdür. Bazen, bir nesneyi aşırı ışığa maruz kılarsanız, bir fotoğrafçı olarak o nesnenin yok oluşundan mesul olursunuz. Bunun üzerinde çalışmak istedim. Çünkü arkeolojik buluntuların her birinin aynı zamanda birer spekülatif nesne olduğunu düşünmekteyim. Bildiğiniz gibi spekülasyon dediğiniz şey, kimi zaman kendini piyasada da görünür kılar. Bildiğimiz bir taştır; ancak kendi alanının pazarında milyarlarca dolarlık değere ulaşabilir. Bir tür altın muamelesi gören bir taştır artık.

Artık metafizik bir değere ulaşmıştır, değil mi?
Kesinlikle, kültürel, metafizik… Keza kimi an, biricikliği de ona bu kıymet sağlar. Veya o kadar çok dolaşıma sokulmuştur ki, bir nevi Mona Lisa muamelesi görmeye başlar. Dolayısıyla fotoğraflardaki o ışıldak aydınlık, tam da spekülasyon hakkında varmak istediğim tartışma için bir tür kalkış noktası arz eder. Bu tartışma yoklukla da ilgilidir ve söz ettiğiniz bu fotoğraflar bir bahçede görüntülenmiştir. İçlerindeki kimi parçalar, günümüzde bulundukları yerlerde de değildir. Dolayısıyla fotoğraflara düşen bu aydınlık / boşluk, söz konusu nesnelerin taşınmalarına gönderme yapan boşluktur. Ve tabii spekülasyondur; yani bir çok şeydir diyebiliriz. Zira bunlar, katmanlı fotoğraflardır.
Arkeoloji bilimi ve pratiğinin tarihine bakalım: Kendi içinde etik kurallar ve eylemlere muhtaç diyebilir misiniz? İlgilendiğiniz tarih diliminde Almanlar, Fransızlar, İngilizler vb. bir çok yerde kazılar yapmış, birçok parçanın da yasal veya yasa dışı sebeplerle çeşitli koleksiyon ve müzelere katılmasına vesile olmuşlar. Bunun okuması sizin için nasıldır?
Ne ilginçtir ki, Osman Hamdi Bey, Une Necropole Royale a Sidon Fouilles (Sayda’da Bir Kraliyet Nekropolü Kazıları) kitabının daha ilk sayfasında antik kente geldiğinde şu ifadeyi kullanır: “Hemen her tarlada herkes, bölgenin yerlisi dahi birşeyler kazmakla, arkeolojik buluntu aramakla meşgul!” Bu esnada Fransız, Alman ve İtalyan konsolosları da, kendi çıkarlarına bu yerli halka arkeolojik kazılar adına sormaya, izin almaya alışmış. Bu durumun 1884’ten önce sıklıkla yaşandığı görülüyor.
Ancak 1884’ten sonradır ki, her şeyin kendi düzenine girmesi bir yirmi seneyi alıyor. Bu son derece karmaşık bir meseledir ve kimseyi de incitmeyi istemem; ama bir yandan da herkes bunu bilir. Zira 1884, Osmanlı İmparatorluğu için antik eserler kanununun güncellendiği tarihtir. Bu kanuna bir yirmi sene itibar edildiği de görülmez. Dolayısıyla kazıların gizli, yani kaçak olduğu bugüne dek bile olasıdır. Ancak bana göre bu tür kaçak kazılar artık eskisi gibi büyük değil, küçük nesneler uğruna yapılabilmektedir. Yoksa öyle, geçmişteki gibi beşer tonluk nesnelerin yurt dışına çıkarılması mevzubahis olamaz. Ama bildiğiniz gibi, buluntu nesneleri birer yapboz parçası gibi örgütleyip de çıkmışlıkları vardır. Yani kastettiğimiz bu yirmi senede bir çok numara yapılmıştır.
Yani sorduğunuz gibi, arkeoloji sahasında etik bir zeminin kurulması hayli zamana mal olmuştur diyebiliriz. Bu konuya Nefertiti’ye kadar birçok antik objeyle nice örnek vermek yazık ki mümkündür. Bu durum yönergelerin zaman içinde uyarlanmasına dek yirminci yüzyıla kadar da yaşanmıştır denebilir. Bu konuda yapılan talepler yazık ki sonuçsuz bırakılmıştır. Neticede üzücü şekilde, Osmanlı İmparatorluğu bu konuda çok mağdur olmuştur ve kısa süre sonra yasalarını bir ölçüde güncelleyebilmiştir.

“Bir ülkenin tarihinden söz etme hakkı kimdedir? Bu bariz, önemli bir anlatıdır. Ucu da, devlet olarak biz kimiz? mevzusuna dek ulaşmaktadır.”
Peki sayfayı çevirip, yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin sanat ve kültür, arkeoloji, dil vb. politikalarında yaptığı reformları da göz önüne aldığımızda sizin gördüğünüz manzara nasıldır?
Tabii ki, bunun durduk yerde oluşmadığını da teslim ederek konuşursak, Atatürk ile birlikte arkeoloji ve diğer alanlarda yapılmış reformlarının da hakkını vermek gerekir. Bu günümüze kadar etkisini ortaya koymuştur. Bugün ortaya konulan her başlık, geçmişin Türkiye Kültür Bakanlığı ile antik eserler kanunlarına bizi götürmektedir. Bu gayet alenidir, zira mevzubahis olan, ülkenin bölünmez bütünlüğüne dayalı bir konudur: Bir ülkenin tarihinden söz etme hakkı kimdedir? Bu bariz, önemli bir anlatıdır. Ucu da, Devlet olarak biz kimiz? mevzusuna dek ulaşmaktadır.
Göbeklitepe. Son dönemde çok konuşuluyor. Gittiniz mi?
Henüz gitmiş değilim ama, Ankara sınırı dışında kimi alanları, örneğin Çatalhöyük’ü ziyaret imkânım oldu. Türkiye’de arkeolojik gezi yapmaya kalksanız, bir uçtan ötekine, asgari bir yıl geçirmek durumundasınız! Burası tarihi sürekli besleyen bir yer.
Sultanahmet’teki Arkeoloji Müzeleri’ni ziyaret ettiniz ama, değil mi?
Ah, tabii çok iyi biliyorum. Orayı seviyorum; Sayda Nekropolis’ine olan ilgim beni oraya defaten çekti, halen de çekiyor. Hem, orası 2016-2021 arası renovasyon adına kapalıyken ben de bir video film çekme fırsatı bulmuştum.
Eserlerinizdeki kurgu ve hakikat dengesini neye göre kurarsınız?
Bu soru için size teşekkür ediyorum: Bence kurgu, bize bir dokümanter biçimin yapamadığı türden şeyleri söyleme imkânı tanıyor. Ama kişinin aynı zamanda da kendisini sorumlu tutması gerektiği inancındayım. Yani hikâyeler de uyduramazsınız ki. Evinize gittim diyelim. Bu ev Burcu’nun diyebilir miyim? E, yani diyemeyeceğimiz şeyler de var ama, kurgu bize bazen de konuyu kendi bünyesinde ifade edemeyeceğimiz türde ifade edebilme imkânı tanır. Dediğim gibi bu bir mesuliyettir ve aksi halde yaptığınız, zorlama bir belgeselden öteye gitmez. Bizim de işimiz bu değil.
“Ben bir güncel sanatçıyım. Bu demektir ki ben, tarihi filme katan bir illüstratör değilim. Ancak ben, tarihi günümüze bir tartışma kaynağı olarak getirmek üzere ele almakta olan biriyim.”
Sanat tarihsel dil ve paradigmaya ters gitmek adına soralım. Siz kendinizi nasıl konumluyorsunuz, sözgelimi sanatçı olarak bir post-modern misiniz?
Fikrim şu ki ben, türümün kendi sanatkârıyım. Geleneksel ve belgesel aygıtlarla çalışmaktan, kütüphanelere girmekten, insanların evlerini ziyaret edip, ellerinde herhangi dokümanlar olup olmadığını sormaktan, büyük haz alıyorum. İnanın, insanların evlerine gittiğiniz vakit, yüz yıllara uzanan sürelerdir koruyageldikleri, o kadar çok dokümanla karşılaşıyorsunuz ki. Evet, belgesel pratiğim elzem ama, ben aynı zamanda da bu belgelerin ‘performans’ı ile de ilgili biriyim. Yani kalkıp da bir gazete fotokopisini almak ve onu bir sergiye dahil etmekten hazzetmem.
Bana kalırsa, sanat sergisi yapmanın yolu, yine sanatsal bir tavrın varlığından geçer. Belgeyi dönüştürmekten duyduğum haz da bununla bağıntılıdır. Kimi zaman tıpkı (Yapı Kredi Kültür Merkezi Islık Çalan Hafıza Sergisi’ndeki) Sayda lahdi konusunda, Sultan Abdulhamid albümünün sunumunda olduğu gibi, içlerinden birini vurgulamış, amiyane tabirle ‘fırlatmış’ olurum. Ya da bazen bir film yaparım ve bu film antik bir köken taşır ama, bunu modern zamanlara nakşederim. İşte arşivlerden günümüze atılan bu adımdaki tavır, benim adıma biricik olandır. Demek istediğim, ben bir güncel sanatçıyım. Bu demektir ki ben, tarihi filme katan bir illüstratör değilim. Ancak ben, tarihi günümüze bir tartışma kaynağı olarak getirmek üzere ele almakta olan biriyim.

Bir çevirmen gibisiniz diyelim mi?
Kesinlikle öyle. Bir çevirmen olarak sanatçı konusunu defaten dile getirmişliğim de vardır. Çünkü, çevirmen dediğiniz kimse aynı zamanda da bir yaratıcı gibi çalışır. Farklı bir dilin mucididir. Dolayısıyla yapılan da, diyelim 19’ncu yüzyıldan bir hikâyeyi alıp, onu bambaşka bir biçimle yeniden icat edebilmektir. Onu bir zamandan diğerine, bir aktarandan ötekine doğru nakliyattır.
Bir sanatçı olarak, bir ‘galeri sergisi’nden ne umarsınız?
Bir galeri sergisi, sanatçının ekonomik varlığının sürdürülebilirliği adına elzemdir. Niye? Birçok sanatçı günümüzde işsiz vaziyette. Burada kurulması gereken dengeyi konuşacaksak, yapılması gereken, satış uğruna birilerini aşırı memnuniyete girmeden, koleksiyonerlerin aklına hitap edebilmek olabilir. Bunu yapıp, onları da ikna ettiğiniz zaman, aldığınız sadece bir fotoğraf değildir; ama aynı zamanda benim ekonomime bir katkıdır ki, sorularım daha da farklı olabilsin. Böylece ben de salt satış için nesneler yapan biri olmam; ama insanların benim dilime katkı sunduklarını talep eden biri olurum. Öbür türlü, durur kalırım.
Sanat eleştirisinden ne bekliyorsunuz?
Sanat eleştirmeninin, akıl yapımı algılayıp, onu kim olduğuma daha da yakından geçmek uğruna tekrar tercüme etmesini umarım. Çünkü ben bu Dünyadan gittikten sonra kalacak olan, sizin metinleriniz ve eserlerimin fotoğrafları olacaklar. Buna bir aynalama da denilebilir.
İşlerinize baktığım zaman aklıma yine sizin kadar özgün bir meslektaşınız, Wael Shawky’nin tarihsel çıkışlı videoları geliyor. Kendisi eserlerinde opera, müzik, performans, video, güncel tarih gibi bir çok unsura yer veriyor. Kendisiyle birlikte bir proje yapmayı hiç düşünür müsünüz?
Ah, evet, kendisi inanılmazdır, işlerini de yakından izliyorum. Çok güzeller, çok seviyorum. Kendisi bir sanat biçimini alıyor, başka bir katmana taşıyor ama, eğer konuyla, yani tarihle ilginiz yoksa işlerini sıkıcı bile bulabilirsiniz. Ama, konuyu onun yaptığı gibi, muhteşem bir renk buketiyle sunarsanız, elbette film mantığı ve eğlencenin prensiplerini de buna katarsanız, Shawky’nin ne çok katmanla ürettiğini görebilirsiniz. Kostümler ona aittir, kuklalar ona aittir. Filmin yönetmenliği ona aittir. Renkleri o seçer. Müzik bile onundur. Birbirimize son derece saygıyla yaklaşırız ve tabii ki, neden olmasın! Olabilir. Adını burada andığınız için size çok teşekkürler, çünkü o hep aklımdaki bir isimdir.
Son bir sorumuz var: Serginiz ve eserlerinizde zaman tasarımını nasıl yapıyorsunuz? Neticede işleriniz, izleyicisinden belli zamanlar talep ediyor.
Dediğiniz gibi, sergi dediğimiz şey bazen 10 dakika, bazen de tekrar gelinerek, saatlerce gezilebiliyor. Bunu doğaya karşı çıktığınız gezilerle karşılaştırabilirsiniz. Bir parka veya doğanın bir parçasına her seferine gittiğinizde, herşeyin birbirinden farklı olduğunu duyumsarsınız. Eserimin de böyle deneyimlenmesinden yana olurum. Kimseye bunu dayatmak, eserleri A’dan Z’ye iletmek istemem. Ama ilk 10 dakikadan sonra, eğer ki sergiye tekrar gelme arzusu içinde olmuşlarsa, ya da bir ay sonra yine gelmişlerse, bu sefer farklı bir şey göreceklerini söyleyebilirim.
Bu meyanda ben, kitapları da döne döne okuyan biriyim. Bir çocuk gibi, baştan sona değil ama, evire çevire okur ve her seferinde aynı kitaptan yeni şeyler çıkarırım. Örneğin 17-18’li yaşlarımdan beri elime almadığım ilgili kitabın ikinci, üçüncü okumaları beni farklı safhalara ulaştırır.


