“Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu!”-William Shakespeare, Hamlet
Dünya edebiyat kanonunun en sarsılmaz figürü olan William Shakespeare, aynı zamanda hakkında en çok komplo teorisi üretilen isimlerin başında gelir. Kimliği defalarca sorgulanmış, hatta eserlerinin aslında çağdaşı Christopher Marlowe’a ait olduğu iddia edilmiş, kimi zamansa aslında hiç var olmadığı üzerine çokça tartışma dönmüştür. Hayatı didik didik edilse de, elimizdeki somut veriler vaftiz kayıtları, tapu belgeleri ve birkaç kişisel bilgiden öteye gitmez. Özellikle aile hayatı ve çocuklarına dair bildiklerimiz, 16. yüzyıl kilise kayıtlarının tozlu sayfalarındaki birkaç satıra hapsolmuştur.
Maggie O’Farrell, işte bu tarihsel boşluğu bir oyun alanına çevirerek 2020 yılında Hamnet’i kaleme aldı. Yazarın bu hikâyeye olan tutkusu, henüz 16 yaşındayken bir edebiyat dersinde filizlenmiş. Öğretmeninin, Shakespeare’in 11 yaşında ölen oğlu Hamnet ile dünyaca ünlü tragedyası Hamlet arasındaki isim benzerliğinden bahsetmesi O’Farrell’ı derinden etkilemiş. 16. yüzyılda birbirinin yerine kullanılabilen bu iki isim arasındaki bağ, yazarı şu sorunun peşine düşmesine sebep olmuş: Bir baba, kaybettiği evladının adını neden dünya edebiyatının en büyük trajedisine verir?

Tarihin Gölgesinden Sıyrılan Bir Kadın
Ancak O’Farrell, bu sorunun peşinden giderken sadece çocuk yaşta hayata veda eden Hamnet’in hikâyesini anlatmakla kalmıyor. Şiirsel ve lirik üslubuyla odağını, tarihsel kayıtlarda genellikle Shakespeare’i “evliliğe mecbur bırakan yaşlı kadın” olarak karalanan Anne Hathaway’e, yani diğer adıyla Agnes’e çevirir. Yazar, hakkında neredeyse hiçbir şey bilmediğimiz bu kadını; doğayla iç içe, sezgileri güçlü, şifacı ve yasını büyük bir vakarla tutan bir anne olarak yeniden inşa eder.
Bu noktada O’Farrell’ın Agnes karakteri, aslında tarihsel bir haksızlığın düzeltilme çabasıdır. Zira yüzyıllardır süregelen “yaşlı ve kurnaz eş” imajı, somut bir gerçekten ziyade 18. ve 19. yüzyılın erkek tarihçilerinin bir kurgusudur. Bu biyografi yazarları, “ilahi deha” Shakespeare’e kendisinden sekiz yaş büyük ve köylü bir eşi yakıştıramadıkları için Anne Hathaway’i kasıtlı olarak karalamışlardır. Shakespeare’in onu gerçekten sevip sevmediğini veya bu evliliğe zorlanıp zorlanmadığını hiçbir zaman kesin olarak bilemeyecek olsak da O’Farrell bize bu karanlık tabloyu yırtıp atan bir perspektif sunar.

Dünya edebiyat tarihinin en görkemli tragedyası olan Hamlet, aslında yüzyıllardır bir evladın değil, bir babanın acısıyla anılır. Oysa Maggie O’Farrell’ın romanından sinemaya uyarlanan ve Chloé Zhao’nun kamerasıyla hayat bulan Hamnet, odağı kederli yazardan alıp tarihin tozlu dipnotlarında unutulmuş 11 yaşındaki bir çocuğa ve onun yasını tutan annesine çeviriyor. Sekiz dalda Oscar adaylığıyla sezonun en güçlü yapımlarından biri olan film, izleyiciye geleneksel bir sinema kurgusundan ziyade, doğanın kalbinde soluk alan lirik bir şiir vaat ediyor.
Mitolojik Bir Kehanet ve Sanatın Kefareti
Hamnet‘in merkezinde, doğa ananın yeryüzündeki bir tezahürü gibi duran Agnes var. Jessie Buckley’nin etinden kemiğine büyük bir sükunet ve vahşilikle hayat verdiği bu kadın, toprağın ritmiyle uyum içinde yaşayan, otların dilinden anlayan ve geleceğin fısıltılarını duyan bilge bir figür. Agnes için ölüm, ansızın gelen bir yabancı da değil. Tıpkı annesini doğumda kaybettiği andan beri bildiği gibi, yas ve ölüm hayatın ayrılmaz bir parçası. İkizlerini doğruduğu sırada “Yatağımın başında iki çocuğum olacak,” demesi sadece bir öngörü değil, yaklaşan kaçınılmaz trajedinin ruhunda bıraktığı ilk iz.

Bu kederli anlatı, filmin en başından itibaren mitolojik bir kehanetle mühürlüdür de aynı zamanda. Adını ancak filmin son yirmi dakikada öğrendiğimiz William Shakespeare, sevdiği kadına Orpheus ve Eurydice’in o yürek burkan hikâyesini anlatırken, aslında ölümün her an kapıda olduğunun sinyali filmin en başında veriyor. Orpheus’un sevdiği kadını yeraltından kurtarmaya çalışırken yaptığı o son bakış hatası, film boyunca Agnes ve “öğretmen bey” arasında yankılanan “Bana bak!” feryadıyla hayat bulur. Gerek ormanın derinliklerinde gerekse filmin final sahnesindeki Globe Tiyatrosu’nun sahne dekorunda karşımıza çıkan o devasa ağaç kavuğu, Hades’in karanlık yeraltı dünyasına açılan tekinsiz bir geçit gibi, hayatın tam kalbinde duran mutlak ölümün hatırlatıcısıdır. Böylece Hamnet boyunca ölüm imgesi; kimi zaman doğanın kopmaz bir parçası, kimi zamansa kadim bir mitolojik anlatı olarak izleyicinin karşısına çıkar ve her sahnede farklı bir surete bürünür.

Simone de Beauvoir, Sessiz Bir Ölüm eserinde, “Sevdiğiniz bir kişi öldüğü zaman, sağ kalmak suçunun kefaretini, yüreğimize işleyen şiddetli bir pişmanlıkla öderiz,” der. Agnes’in yası, tam da bu tanımın fiziksel bir yansıması. O yalnızca evladını kaybetmenin acısını değil, hayatta kalmanın getirdiği o ağır ve haksız yükü de omuzlarında taşır. Buckley, canlandırdığı karakterin acısını estetik kaygılardan tamamen arındırarak, izleyicinin korunaklı alanını sarsan, hayvani ve kontrol edilemez bir feryada dönüştürüyor. Hamnet’i kaybettiği andaki o çiğ ve gerçek haykırışı, yasın bedeni yıkan bir enkaz olduğunu kanıtlar nitelikte. Öte yandan Paul Mescal’ın William’ı, bu ezici sızıyı ehlileştirebilmek adına sanatı bir sığınağa dönüştürür. Onun için oyun yazmak artık bir kariyer basamağı değil kederle doğrudan temas kurabildiği, evladını sahnede her gece yeniden öldürüp her gece yeniden canlandırarak ona bir tür ölümsüzlük bahşettiği kutsal ve melankolik bir ayin.
Chloé Zhao, yazar O’Farrell ile iş birliği yaparak kelimelerin şiirselliğini görsel bir şölene dönüştürürken, izleyiciye bir film izlediğini unutturup onu 16. yüzyılın nemli topraklarında, yasın o boğucu duygusal yüküyle baş başa bırakıyor. Hamnet rolündeki oyuncu Jacobi Jupe’un ödüllük performansından, ikiz kardeşi Judith’in ölü doğumun ardından mucizevi bir şekilde hayata dönmesine kadar her kare, yaşamın ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunu hatırlatıyor. Perde kapanıp o sarsıcı hikâye sona erdiğinde, geriye sadece kulaklarda çınlayacak olan Hamlet’in o son repliği kalıyor: “Gerisi sessizlik.”


