Karanlığın Kokusu: "Tazı" ve Erkekliğin Kırılgan Coğrafyası -
Harun İsmail Çırak. Fotoğraf: Yasin Baran.

Karanlığın Kokusu: “Tazı” ve Erkekliğin Kırılgan Coğrafyası

Harun İsmail Çırak’la "Tazı" üzerine yaptığımız bu söyleşide sinestezik algının anlatıdaki rolünden suçla empati arasındaki gerilime, baba figüründen erkek kırılganlığına uzanan karanlık ama derin bir yolculuğa çıkıyoruz.

/

Yazar Harun İsmail Çırak ile romanı Tazı üzerine suç edebiyatının sınırlarını, sinestezik algının anlatıdaki rolünü ve noir geleneğinin Türkiye’de nasıl farklı bir biçime bürünebileceğini konuştuk. Bahtiyar karakterinin kokular ve auralar üzerinden dünyayı algılayışından suçla empati arasındaki gerilime; baba figürünün iktidarla kurduğu ilişkiden patriarşinin erkekliği bastırdığı yanlara ve geçmişle hesaplaşmanın varoluşsal ağırlığına uzanan bu söyleşi, Tazı’nın sert gözüken ancak aslında kırılgan olan dünyasına yakından bakma fırsatı sunuyor.

Bahtiyar’ın dünyayı koku ve auralar üzerinden algılaması, klasik tetikçi anlatılarından radikal bir kopuş yaratıyor. Bu sinestezik yetiyi kurgularken sizi yönlendiren şey daha çok bilinçli bir edebi tercih miydi, yoksa insan algısına dair kişisel bir merak mı?

Her ikisi birden. İnsanın düşüncelerinin, duygularının ve eylemlerinin nerelere uzanabildiği benim için hep bir merak konusu oldu. Bunun en somut düzlemi ise duyular. Tüm din, dil, ırk, siyasi görüş farklılıklarına rağmen algılanabilir dünya konusunda az çok bir uzlaşma içindeyiz. Bir duyunun uyarılmasıyla başka bir duyunun da istemsizce harekete geçmesi nadir rastlanan bir durum. Bu yüzden sinestezi, her ne kadar fiziksel bir açıklamaya sahip olsa da, üzerinde duyusal bir uzlaşmaya vardığımız gerçek dünya algısında bir kırılma yaratıyor. Bizi, varlığını kabul etmekte zorlanabileceğimiz büyülü bir dünyaya sokma olanağı taşıyor. Üstelik metafiziğe dayalı fantastik bir masal atmosferi kurulmasına bile gerek yok. Edebi açıdan çekici bulduğum bu kırılganlığı, bir mafya tetikçisine ve onun sert, gerçekçi dünyasına taşımaya çalıştım. İşin doğrusu, iki düzlem arasındaki bu kontrast bana zengin bir oyun alanı sundu.

Okur, Bahtiyar’ın gördüğü renkler aracılığıyla suçu yalnızca “okumuyor”, adeta ona maruz kalıyor. Sizce insan, hissetmediği bir şeyi gerçekten ve tam anlamıyla anlayabilir mi?

İnsanlık olarak binlerce yıldır bu sorunun yanıtını arıyoruz. Her şeyden önce, “bir şeyi hisseden bile onu tam anlamıyla anlayabilir mi?” diye sorabiliriz. Konuyu yine en somut seviyede tutacak olursak, yarasaların dünya deneyimini paylaşmıyoruz. Paylaşmak bir yana, ses dalgalarıyla görmenin nasıl bir şey olduğunu hayal etmemiz bile çok zor. Fakat insana dair durumlarda bir avantajımız var; empati ile yakınlaşabiliriz. Bu yüzden Bahtiyar’ın karanlığının, dışarıdan gözlenip ahlaki bir mesafeyle yaklaşılacak bir durum değil, okuyanın içine çöken bir ağırlık olması hoşuma gider.

Tazı.

Cemal Baba, hem koruyan hem de Bahtiyar’ı kendisine borçlu hissettiren bir figür olarak karşımıza çıkıyor. Bu karakteri yazarken “baba”yı bir insandan çok, sevgiyi iktidarla birlikte kuran bir yapı olarak mı düşündünüz?

Karakteri yazarken sadece gerçekçi bir karakter çizmeyi düşündüm. İdeolojik olanlar dâhil olmak üzere, o karakterin sunabileceği alt metinlerin okumalarını yapmak haddime düşmez.

Emin, Bahtiyar için bir çırak mıydı, yoksa kaybettiği başka bir hayat ihtimalinin temsili mi? Emin–Bahtiyar ilişkisini nasıl yorumlarsınız?

Her ikisi de. Hikâyede Bahtiyar’ın emrine şoför olarak veriliyor. Bu iki karakterin yarattığı tezat, polisiye klişelerinden birinin gerçekleşmesini sağlıyor. Bahtiyar’ın gözünde kaçınılmaz olarak başka bir anlamı daha var. Emin’de kendi gençliğini, henüz çok kirlenmemiş Bahtiyar’da görüyor. Ancak bunu saf bir hâl olarak görmek ne kadar doğru olur, bilmiyorum. Emin heyecanlı, hırslı. Kendini ispat etmek için her şeyi yapmaya hazır. Aralarındaki gerilim, “oraya” çoktan gidip gelmiş birinin, yolun başındakini nasihatle geri dönmeye ikna etmeye çalışması üzerine kurulu. Ellisini geçmiş bir insanın, on dokuz yaşındaki kendisiyle yolculuk yapması çok zor olsa gerek. Toplumsal anlamda da mafya güzellemesi yapan anlayışa ve bunu pohpohlayan kültürel ürünlere karşı bir tavır var. Bahtiyar, suça sürüklenmenin ne demek olduğunu bilen ve bunu Emin’le bizzat tekrar yaşayan bir karakter.

Bahtiyar’ın kokularla kurduğu güçlü ilişkiyi biliyoruz. Sizin hayatınızda kokuların yeri nedir? Bugüne kadar sizde en derin izi bırakan koku hangisi oldu?

Kronik sinüzit hastası ve sigara tiryakisi bir insan olarak artık çok iyi koku alamıyorum. Üstüne üstlük renk körüyüm. Tüm bu anti-Bahtiyar özelliklere karşın, bende derin izler bırakan iyi ve kötü kokular oldu tabii. Ancak yanıt verme şansı olmayan üçüncü kişilerin haklarına istinaden, bunlara dair konuşmak istemiyorum.

Noir edebiyat genellikle soğuk ve mesafeli bir dünya kurar. Sizce bir suç anlatısı, insanın kırılganlığını ne kadar görünür kılmalı?

Bu, hikâyenin ne üzerine kurulduğuna bağlı. Soğuk, mesafeli, taş gibi bir suçlu bize insani durum hakkında bir şey söylerken; iç muhasebesini yapan, tedirgin, belki de vicdanlı bir karakter başka bir şey söyler. Yalnızca insanın “tehlikeli” yanlarını değil, ne ölçüde “yaralı” olduğunu gösterdiğinizde anlatıya farklı bir katman ekleyebilirsiniz. Elbette “noir” ya da “neo-noir” edebiyatının farklı kültürlerde farklı yansımalarının olabileceğini, hatta olması gerektiğini de göz önüne almalıyız. Türkiye’de bir tetikçi sert ve acımasız olabilir bittabi. Ama bu coğrafyada erkek kırılganlığının daha görünür olduğunu düşünüyorum. Son dönemlerin popüler tabiriyle “toksik erkeklik”, bir açıdan bakıldığında bu kırılganlığı örtme çabası. Gereksiz yere şişirilmiş, içi kof erkek egosunun kendi zafiyetini şiddet kullanarak saklamaya çalışması, sakladığı şeyi daha görünür yapıyor. Bunun Türkiye’deki “noir edebiyat” için önemli bir katman olduğunu düşünüyorum. Belki Tazı’nın yürüdüğü janrla “Anadolu noir” ya da “Arabesk noir” demek daha doğru olabilir.

Bahtiyar’ın sırtından hiç inmeyen geçmişi, insanın kendisiyle kurduğu varoluşsal ilişkiye dair bize ne söylüyor?

Çok güzel ve zor bir soru. Temelden başlarsak kendimize şunu sormalıyız: Bir sabah geçmişime dair her şeyi unutmuş uyanırsam ben yine ben olur muyum? Belki bazı konularda yine benzer tepkileri verebiliriz ama kendimizle dün kurduğumuz ilişkide önemli kırılmaların olacağını düşünüyorum. Bahtiyar’ın geçmişle ilişkisi, sürekli olarak yeniden yazdığı kendi hikâyelerine dayanıyor. Acı olanları da tatlı olanları da bırakma cesareti yok. Geçmişiyle ilgili neyi, ne ölçüde doğru hatırladığını bile sorgulamıyor. Asıl meselesi, nefes alabilmek için onları yeniden üretmeyi sürdürmek. Başka türlü varlığını nasıl sürdürebileceğini bilmiyor. İşin doğrusu, çoğumuz böyle yapıyoruz. Geçmişimizle yüzleşmediğimizde, adına “benlik” dediğimiz şey, çarpık hatıralarımızla her an yarattığımız bir kurguya dönüşüyor. Geçmişimizi değil, ama onunla kurduğumuz ilişkiyi değiştirmeye çalışabiliriz. Nitekim Bahtiyar da bu ikilemde kalıyor: Ya sırtındaki maymunla, hatta maymunlarla yaşamayı sürdürecek ya da geçmişinden kurtulup kendi hikâyesini yeniden yazma cesaretini gösterecek.

Şeylerin Masumiyeti 6 Yeni Vitrinle İngilizcede

0 0,00