Hafıza, Algı, İçsel Deneyim -
Burcu Ünlü- Bebek

Hafıza, Algı, İçsel Deneyim

Sanatçı Burcu Ünlü, 61. La Biennale di Venezia kapsamında gerçekleşen resmi paralel sergi Personal Structures’ta yer alacak. ACT Contemporary ile European Cultural Centre Italy iş birliğiyle düzenlenen sergi, 9 Mayıs – 22 Kasım 2026 tarihleri arasında ziyaret edilebilecek. Ünlü’nün çalışmaları, zaman, mekân ve varoluş ekseninde, kenti hafıza, algı ve içsel deneyim üzerinden sürekli dönüşen bir alan olarak ele alıyor.

Sanatçı Burcu Ünlü, 61. La Biennale di Venezia kapsamında gerçekleşen resmi paralel sergi Personal Structures’ta yer alacak. ACT Contemporary ile European Cultural Centre Italy iş birliğiyle düzenlenen sergi, 9 Mayıs – 22 Kasım 2026 tarihleri arasında ziyaret edilebilecek. Ünlü’nün çalışmaları, zaman, mekân ve varoluş ekseninde, kenti hafıza, algı ve içsel deneyim üzerinden sürekli dönüşen bir alan olarak ele alıyor.

Venice Biennale’ye paralel gerçekleşen Personal Structures sergisine katılım sizin pratiğiniz açısından ne ifade ediyor? Bu bağlamda üretiminizi nasıl konumlandırıyorsunuz?

 Bu katılımı pratiğimde belirli bir dönüm noktası olarak görüyorum. Uluslararası bir görünürlük sağlamanın ötesinde, üretimimin farklı düşünsel çerçeveler içinde yeniden ele alınmasına imkân tanıması bakımından da önem taşıyor. Hafıza, zaman ve mekânla kurduğum ilişki; katmanlı ve yer yer parçalı bir yapı üzerinden ilerliyor. Bu anlamda Personal Structures sergisinin sunduğu çerçeveyle doğal bir kesişim yakalıyorum.

Hafızayı, üst üste binen, silinen ve her seferinde yeniden kurulan izler bütünü olarak ele alıyorum. Zaman, geri dönüşler ve eşzamanlılıklar üzerinden deneyimlenen katmanlı bir yapı olarak pratiğimde yer buluyor. Bu iki eksen, mekânla birlikte düşünüldüğünde, üretimimde farklı duygu ve anlam akışlarının kesiştiği bir karşılaşma alanı oluşturuyor.

İstanbul Modern 2
İstanbul Modern 2 Mobil

Personal Structures sergisinin “zaman, mekân ve varoluş” eksenindeki kavramsal çerçevesiyle kendi pratiğiniz arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz?

Bu eksen, pratiğimde uzun süredir farklı biçimlerde açığa çıkan bir düşünce hattına karşılık geliyor. Personal Structures’ın zaman, mekân ve varoluş etrafında kurduğu çerçeveyle temasım, üretimimin yöneldiği alanın daha belirgin hale gelmesiyle ilgili.

Zaman ve hafıza, işlerimde doğrudan görünür olan üzerinden ilerlemiyor; daha çok yüzeyin altında biriken, yoğunlaşan ve zamanla açığa çıkan katmanlar üzerinden hissediliyor.

Görüntünün taşıdığı anlam, tek bir ana sabitlenmek yerine, izler ve birikimler üzerinden genişliyor. Bu yaklaşım, bir şehre ya da bir insana bakışımı da şekillendiriyor; dikkatimi çeken şey, sabit bir görüntüden ziyade, içinde biriken ve dönüşen yapı. Bu nedenle sergiyle kurduğum ilişkiyi, ortak bir düşünme zemininin kesişmesi olarak görüyorum. Aynı soruların farklı biçimlerde dolaşıma girdiği bir alan içinde yer almak, üretimimin bağlamını genişleten bir karşılaşma yaratıyor.

 

“İstanbul” serinizde semtleri bir coğrafya olarak değil, zihinsel ve duygusal harita olarak ele alıyorsunuz. Bu yaklaşım sizin için nasıl ortaya çıktı?

İstanbul’la kurduğum ilişki başından beri ölçülebilir bir şehir deneyimine dayanmadı. Daha çok akış, yoğunluk ve çelişkiler üzerinden hissedilen bir yapı söz konusu. Bu nedenle “İstanbul” serisinde semtler, harita üzerindeki karşılıklarından bağımsız olarak, deneyimle biçimlenen alanlar halinde beliriyor.

Balat, Adalar, Beyoğlu; benim için belirli sınırlarla tarif edilen yerler yerine, farklı ruh hallerinin, karşılaşmaların ve geçişlerin biriktiği alanlar. Her biri kendine özgü bir tempo ve atmosfer taşıyor. Şehre dair algım da bu parçalı yapı üzerinden şekilleniyor; yan yana gelen ama tam olarak birleşmeyen katmanlar gibi. Zamanla bu yaklaşım İstanbul’u içsel bir harita olarak okumaya yöneltti. Dışarıda karşılaştığım ile içeride biriken sürekli yer değiştiriyor. İşlerimde de bu hareket hali belirleyici; şehir, deneyimlendikçe dönüşen ve her seferinde yeniden kurulan bir alan olarak ortaya çıkıyor.

 

Kentin katmanlı yapısını ele alırken, sizin için daha baskın olan hafıza mı, dönüşüm mü, yoksa aidiyet mi?

Hafıza benim için belirleyici bir yer tutuyor. Dönüşüm ve aidiyet, onun açtığı alanda şekilleniyor. Şehre baktığımda ilgimi çeken şey, geçmişe ait olanın silinmeden, bugünün içinde farklı biçimlerde varlığını sürdürmesi. Kentin yüzeyinde sürekli bir değişim hareketi var; ancak bu hareketin altında, kolayca görünmeyen bir süreklilik hissi bulunuyor. Bu süreklilik, mekânla kurulan ilişkiyi derinleştiriyor ve aidiyet duygusunu da buradan besliyor. Bu nedenle hafızayı, tüm bu katmanları taşıyan ve birbirine bağlayan bir zemin olarak düşünüyorum. İşlerimde de bu zemin, görünür olanın ötesinde, izler ve birikimler üzerinden kendini hissettiren bir yapı olarak yer alıyor.

Sizce bir mekân ne zaman “içsel” bir hâl alır?

Bir mekânın içsel bir hal alması, deneyimin yalnızca görsel düzeyde kalmadığı anla ilgili. Algı, mekânla kurulan ilişki içinde derinleşmeye başladığında, orada bulunma durumu yerini hissetmeye ve içselleştirmeye bırakıyor. Bu süreçte mekân dışarıda duran bir yapı olmaktan uzaklaşıp, kişinin algısıyla birlikte şekillenen bir deneyime dönüşüyor. Bu tür bir karşılaşmada, mekânın fiziksel özelliklerinden çok, yarattığı etki belirleyici oluyor. Işık, ses, ölçek ya da boşluk hissi; tüm bu unsurlar, bedenle kurulan ilişki üzerinden yeniden anlam kazanıyor. Deneyim ilerledikçe mekân da bu ilişkiyle birlikte yeniden kuruluyor. Benim ilgilendiğim nokta da tam olarak bu. Mekânın algı ve deneyim aracılığıyla dönüştüğü o an; eserin de bu dönüşümü taşıyan bir yüzeye dönüşmesi.

 Hafıza ile mekân arasındaki ilişkiyi nasıl düşünüyorsunuz? Bir şehir hatırladığımız gibi mi vardır, yoksa gördüğümüz gibi mi?

 Çoğu zaman şehir, hatırladığımız biçimiyle varlığını sürdürüyor. Hafıza, görüleni olduğu gibi saklamıyor; dönüştürüyor, yeniden kurguluyor. Geride kalan izler, algıyı her seferinde farklı bir yerden kuruyor.

Bazen bu süreç, beklenmedik bir anda yeniden açılıyor. Eve döndükten sonra duyulan bir müzik, akla düşen bir anı ya da küçük bir ayrıntı, o şehri bir anda geri çağırabiliyor. O an, şehir fiziksel olarak uzakta olsa da deneyim yeniden canlanıyor ve farklı bir yoğunlukla hissediliyor. Bu nedenle şehir, deneyimle birlikte sürekli yer değiştiren bir yapı haline geliyor. Her hatırlama, onu yeniden kuruyor; her karşılaşma, başka bir katman ekliyor. Bu yüzden aynı şehir, herkes için farklı bir anlam taşıyor.

İstanbul gibi sürekli dönüşen bir şehirde, sanat üretimi sizce bir tür hafıza kaydı işlevi üstlenebilir mi?

Kesinlikle. Ancak burada söz konusu olan kayıt, belge üretmekten çok, iz bırakmaya dayalı bir yaklaşım. Sanat üretimi, kaybolan ya da görünmezleşen unsurları başka bir düzlemde dolaşıma sokuyor. İstanbul gibi sürekli değişen bir şehirde bu durum daha da belirginleşiyor. Fiziksel olarak silinen ya da dönüşen katmanlar, üretim aracılığıyla farklı bir süreklilik kazanıyor. Bu süreklilik, duygu, çağrışım ve algı üzerinden ilerliyor. Kendi pratiğimde de bu yaklaşım önemli bir yer tutuyor. İşler, zamana yayılan izlerin başka bir yüzeyde varlığını sürdürmesine alan açıyor.

Bu seride kullandığınız görsel dil nasıl oluştu? Daha çok gözleme mi dayanıyor, yoksa içsel bir kurguya mı?

Görsel dil, gözlemle başlayan bir süreçten besleniyor; ancak bu başlangıç noktası zamanla yerini daha karmaşık bir içsel kurguya bırakıyor. İlk karşılaşmalar, zihinde olduğu gibi kalmıyor; parçalanıyor, yeniden düzenleniyor ve farklı yoğunluklarda geri dönüyor. Bu dönüşüm süreci, görülen ile hissedilen arasındaki mesafeyi açarken, aynı zamanda yeni bir görsel yapı kuruyor. Bu yaklaşım, görmenin pasif bir kayıt eylemi olmadığı fikriyle de örtüşüyor. Algı, her karşılaşmada yeniden şekilleniyor; mekân, ışık ve yüzey gibi unsurlar sabit kalmıyor, bakışla birlikte değişiyor.

Renk, katman ve yüzey kullanımı bu sürecin temel taşıyıcıları. Renk, görsel bir unsur olmanın ötesinde, duyguyu taşıyan bir yapı olarak devreye giriyor. Katmanlar, zaman içinde biriken ve üst üste gelen izleri görünür kılıyor. Yüzey ise bu birikimi taşıyan ve aynı zamanda dönüştüren bir alan haline geliyor. Tüm bu unsurlar bir araya geldiğinde, resim kendi iç ritmini kuran bir yapıya dönüşüyor. Bu nedenle ortaya çıkan görsel dil, belirli bir sahneyi anlatmaktan çok, bir atmosfer kurmaya yöneliyor. İzleyici, karşısında tanımlı bir görüntüyle değil, içine çekildiği bir alanla karşılaşıyor.

 İstanbul sizin için bir şehir mi, yoksa bir durum mu?

 Bir durum. Hatta değişken bir ruh hâli. Sabitlenmeyen, sürekli yer değiştiren bir yapı. İstanbul, kendi içinde birden fazla duyguyu aynı anda taşıyabilen nadir şehirlerden biri. Çelişki, melankoli, hareket; hepsi yan yana durabiliyor ve birbirini bastırmadan varlığını sürdürüyor. Bu eşzamanlılık, şehri tek bir tanım içine yerleştirmeyi zorlaştırıyor. Her karşılaşma, başka bir yüzünü açığa çıkarıyor.

Bu nedenle İstanbul’la kurduğum ilişki, belirli bir yere bağlanmaktan uzak, bir hâl içinde kalmaya dayanıyor. Bazen yoğun, bazen kırılgan, bazen de akışkan. Bu değişkenlik, üretimimde de karşılığını buluyor; sabit bir anlatı yerine, farklı duygu durumlarının yan yana var olabildiği bir yapı ortaya çıkıyor. İstanbul, bu anlamda, içinde bulunulan ve sürekli değişen bir atmosfer gibi işliyor.

Eğer bu seriyi tek bir cümleyle ifade etmeniz gerekseydi, bu ne olurdu?

İstanbul serisi, bir kentin bellekte bıraktığı izleri görünür kılma çabası.

Bizim de Müzemiz Var Diyebilmek

0 0,00